hades
yazmazsam dünya yoktur
uçurum kardeş değildir
telefon etmem suçtur
ilaçlarımı düzenli kullanamam
katlanıp her türden tehlikeye
yazmalıyım ölebilene dek
saplanır dama kılıçlar bedenime
zamanlar hücum eder zihnime
bütün hayal benler karışır sonra
sesler korkunçtur hepsi
kağıdı yavaş kaldır yavaş
saldırır kalbine kan akar
serdar koçak
2 Kasım 2011 Çarşamba
soğuk 11.
çimenlerin üzerindeki bir taşın yerini değiştirdim, eski ize de sesimi çıkartmadım. su geldi geldi taşın yanından dolaşıverdi. gözleri birbirine çok yakın biri durup selam verdi. kucağında ağır bir tüy. telefon çaldı. zamansızdı. yine de sevindim. dışarı çıktım. dolmuşa bindim. dolmuş durdu. inmeden son anda parasını ödeyen bir adam vardı. kadın yanında bekledi inmedi. ben bunu güçsüzleştirmeye değil sevgiye yordum. internet kafeye gittim. asma katta biri vardı. acaba şifrelerimi görüyor mu diye yer değiştirdim. yan yan bakındım yukarı. önündeki bir şeyleri tamir ediyordu. beklediğim gelmemiş. yoruldum. iki sevgili erythrai fotoğrafları paylaşmışlar. tarihe baktım benden bir gün önce. olsun dedim, gecikmek hiç gelmemekten iyidir. bu cümlemi erotik buldum. çıktım. neden diye düşündüm yolda heteroseksüel çiftlerde erkekler kadınlardan 4-5 yaş daha büyük olur. kadınlar ortalama 4-5 yıl daha uzun yaşar oysa. bu kadınların son 8-10 yılını yalnız yaşayacakları anlamına gelmez mi. heteroseksüel bir çift aynı yıl ölmek istiyorsa kadın 4-5 yaş daha büyük olmalıdır. svetlana boym’un yaşına baksaydım keşke internet kafedeyken diye düşündüm. internet pişmanlığı. dolmuşa bindim. dolmuşçuların müziği arabeskten arabesk popa kayıyor son on yıldır. son kuşak arabeskçiler ölünce geriye sadece arabesk pop kalacak. sonrası da pop. bu hızla ilk yerli xenakis’i 2150 yılında dinlemek mümkün olacak. hayatın kısalığına üzülüyor insan. ben göremeyeceğim. olsun diyelim. demeyip ne olacak.
eve geldim. a. şiir okuyordu. kavak mı güzeldir söğüt mü diye sordu. söğüt dedim. bence de söğüt dedi. gerekçelerimizi konuşmadık. açık. koltuğumun altını öpsene dedim. güldü. sevindim. kalktı kapının önüne bir kap su koydu. bir saksağan geldi önce. sonra bir kedi. su bitti. a. kabı tekrar doldurdu.
“şimdi sıra serçelerde” dedi, “en narinler en son gelir”.
uygar asan
çimenlerin üzerindeki bir taşın yerini değiştirdim, eski ize de sesimi çıkartmadım. su geldi geldi taşın yanından dolaşıverdi. gözleri birbirine çok yakın biri durup selam verdi. kucağında ağır bir tüy. telefon çaldı. zamansızdı. yine de sevindim. dışarı çıktım. dolmuşa bindim. dolmuş durdu. inmeden son anda parasını ödeyen bir adam vardı. kadın yanında bekledi inmedi. ben bunu güçsüzleştirmeye değil sevgiye yordum. internet kafeye gittim. asma katta biri vardı. acaba şifrelerimi görüyor mu diye yer değiştirdim. yan yan bakındım yukarı. önündeki bir şeyleri tamir ediyordu. beklediğim gelmemiş. yoruldum. iki sevgili erythrai fotoğrafları paylaşmışlar. tarihe baktım benden bir gün önce. olsun dedim, gecikmek hiç gelmemekten iyidir. bu cümlemi erotik buldum. çıktım. neden diye düşündüm yolda heteroseksüel çiftlerde erkekler kadınlardan 4-5 yaş daha büyük olur. kadınlar ortalama 4-5 yıl daha uzun yaşar oysa. bu kadınların son 8-10 yılını yalnız yaşayacakları anlamına gelmez mi. heteroseksüel bir çift aynı yıl ölmek istiyorsa kadın 4-5 yaş daha büyük olmalıdır. svetlana boym’un yaşına baksaydım keşke internet kafedeyken diye düşündüm. internet pişmanlığı. dolmuşa bindim. dolmuşçuların müziği arabeskten arabesk popa kayıyor son on yıldır. son kuşak arabeskçiler ölünce geriye sadece arabesk pop kalacak. sonrası da pop. bu hızla ilk yerli xenakis’i 2150 yılında dinlemek mümkün olacak. hayatın kısalığına üzülüyor insan. ben göremeyeceğim. olsun diyelim. demeyip ne olacak.
eve geldim. a. şiir okuyordu. kavak mı güzeldir söğüt mü diye sordu. söğüt dedim. bence de söğüt dedi. gerekçelerimizi konuşmadık. açık. koltuğumun altını öpsene dedim. güldü. sevindim. kalktı kapının önüne bir kap su koydu. bir saksağan geldi önce. sonra bir kedi. su bitti. a. kabı tekrar doldurdu.
“şimdi sıra serçelerde” dedi, “en narinler en son gelir”.
uygar asan
Gece Uçuşu
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Yamamura Jun, 19 yy
Çeviren: L. Sami Akalın
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.
Yamamura Jun, 19 yy
Çeviren: L. Sami Akalın
1 Kasım 2011 Salı
BOK KÜLTÜRÜ – KUTSAL BOK (1979/1980)
Friedensreich Hundertwasser
* Uygarlığın çöküşünün asıl nedeni üzerine konuşmak istiyorum.
* Bitkiler dünyası, insan yeryüzünde yaşayabilsin diye çamuru, zehirli maddeleri bir humus tabakasıyla, bir bitki örtüsüyle, bir oksijen tabakasıyla örtebilmek için milyonlarca yıla gerek duymuştur.
* Ve bu nankör insan uzun süren bu kozmik çabayla üstü örtülmüş olan çamuru, zehirli maddeleri yeniden üst yüzeye çıkarıyor.
* Böylece, sorumsuz insanın işlediği suçla, dünyanın sonu tüm zamanların başlangıcı oluyor. İntihar ediyoruz. Şehirlerimiz kanser dokuları. Yukarıdan bu tam olarak görülüyor.
* Bizde yetişeni yemiyoruz da, uzaklardan, Afrika'dan, Amerika'dan, Çin'den ve Yeni Zelanda'dan yiyecek getiriyoruz.
* Boku korumuyoruz. Dışkımız, kendi atığımız, çok uzaklara atılıyor. Böylelikle nehirleri, gölleri ve denizleri zehirliyoruz; ya da onu son derece karmaşık, pahalı arıtma tesislerine gönderiyoruz, nadiren de merkezi gübre fabrikalarına, ama şöyle ya da böyle kendi atığımız yok ediliyor. Bok, asla tarlalarımıza geri dönmüyor, asla yiyeceğin geldiği yere de dönmüyor.
* Yemekten boka giden çevrim işliyor. Bok'tan yemeğe giden çevrim kesintiye uğramış durumda.
* Kendi atığımız hakkında yanlış bir kanaatimiz var.
* Hijyenik bir davranışta bulunduğumuzu sanarak sifonu her çekişimizde, kozmik yasalara karşı geliyoruz; çünkü aslında bu allahsız bir eylem, ölümün taşkın bir hareketi.
* Helaya gittiğimizde, kapıyı içerden sürgülediğimizde ve bokumuzu su dökerek ortadan kaldırdığımızda, son darbeyi vurmuş oluyoruz. Neden kendimizden utanıyoruz ki? Korktuğumuz şey nedir?
* Bokumuzun daha sonraki akibetinden, azraili görmüş gibi kaçıyoruz. Klozet deliği gözümüze ölümün kapısı gibi görünüyor: buradan derhal uzaklaşmalı, çürümeyi ve kokuşmayı hemen unutmalı. Oysa durum tam tersi.
Yaşam ancak bokla birlikte başlar.
* Bok, yemekten çok çok daha önemlidir. Yemek kitlesel olarak çoğalan, niteliği azalan ve yeryüzü için ölümcül bir tehlike haline gelmiş olan, bitkiler alemi, hayvanlar alemi için, su, hava ve humus tabakası için ölümcül tehlike oluşturan bir insanlığı korur sadece.
* Oysa bok bizim yeniden dirilişimizin yapıtaşıdır.
* İnsan düşünmeye başladığından beri ölümsüz olmaya çalışıyor. İnsan bir ruhu olsun ister. Bok bizim ruhumuzdur. Bok sayesinde hayatta kalabiliriz. Bok sayesinde ölümsüz olacağız.
* Ölümden niye korkuyoruz ki? Kimin bir humus helası varsa, ölümden korkusu yoktur, çünkü bokumuz yeniden doğuşumuzu olanaklı kılar. Eğer tanrının ve yeryüzünün hürmetine, bokumuzun değerini bilmez ve humusa dönüştürmezsek, bu yeryüzü üzerinde varolma hakkımızı yitiririz.
* Yanlış hijyenik kurallar adına, kozmik özümüzü yitiriyoruz, yeniden doğuşumuzu yitiriyoruz. Pislik yaşamdır. Steril temizlik ölümdür. Öldürmeyeceksin, oysa biz tüm yaşamı zehir ve betonla sterilize ediyoruz. Bu cinayettir.
* İnsan yalnızca bir borudur. Bir yandan şeyleri içeri verir, öbür yandan onlar hazmedilmiş olarak çıkarlar.
* Ağız öndür, kıç arkadır. Neden? Tam tersi olmalıydı. Yemek yemek niçin pozitiftir?
Bok niçin negatiftir?
* Bizden dışarı çıkan bir çöp değildir, dünyanın yapı taşıdır, bizim altınımız, bizim kanımızdır. Dolaşım çılgınca kesintiye uğratıldığı için, kan kaybından ölüyoruz, uygarlığımız, dünyamız kan kaybından ölüyor. Sürekli kan kaybeden ve yerine yeni kan koymayan biri, kan kaybından ölür. Freud rüyaları yorumlarken, 'bok altının sembolüdür' dediğinde haklıydı. Şimdi bunun bir rüya değil, gerçeklik olduğunu saptamalıyız.
* Pasolini'nin bir filminde oyunculara bok yedirmesi, bu dolaşımı tamamlamanın bir sembolüydü,
ümitsiz bir hızlandırma isteğiydi.
* "Arkadan" dışarı çıkana da, "önden" içeri girene duyulan sevginin aynısı duyulmalı, ayrılan zamanın aynısı ayrılmalı ve gösterilen özenin aynısı gösterilmelidir.
* Yemek yenilirken yapılan törenin, masayı örtme, çatal bıçak kaşık, çin yemek çubukları, gümüş sofra takımları ve mum ışığı gibi, aynısı yapılmalıdır.Yemekten önce ve sonra sofra dualarımız var. Sıçarken kimse dua etmiyor.
* Tanrıya, topraktan gelen günlük ekmeğimiz için dua ediyoruz ama bokumuzun yeniden dönüşmesi için
dua etmiyoruz.
* Çöpler güzeldir. Çöplerin sınıflandırılması ve yeniden çevrime sokulması sevindirici bir etkinliktir.
* Bu etkinlik bodrumlarda ve arka avlularda, gübreliklerde, tuvaletlerde ve helalarda gerçekleşmez; yaşadığımız yerde, ışığın ve güneşin olduğu yerde, oturma odasında, mutena mekanımızda gerçekleşir.
* Atık diye bir şey yok. Çöp yok.
* Humus tuvaleti bir statü sembolü.
* Bilgeliğimizin ve kendi atığımızın yardımıyla, ağacın büyümesi ve meyve verecek olgunluğa erişmesi gibi, bokumuzun humusa dönüşmesine tanık olma ayrıcalığına sahibiz. Kendi evimizde, kendi evladımız gibi.
* Homo – humus – humanitas; eş kökenli üç yazgısal sözcük.
* Humus gerçek kara altındır.
* Humus'un iyi bir kokusu vardır.
* Humus kokusu tütsü kokusundan daha kutsaldır ve tanrıya daha yakındır. Yağmurdan sonra ormanda gezintiye çıkan, bu kokuyu tanır.
* Elbette çöp tenekesinin, konutumuzun ortasına gelmesi ve humus helasının en güzel yerde, baş köşede olması biraz acayip bir şey.
* Fakat tam da bu, toplumumuzun, uygarlığımızın, yaşamda kalmak istiyorsa yapması gereken geri dönüşümdür.
* Humus kokusu tanrının kokusudur, yeniden dirilişin kokusudur, ölümsüzlüğün kokusudur.
Almancadan çeviren: Mustafa Tüzel
Kaynak: Hundertwasser, Schöne Wege, Gedankenn über Kunst und Leben,
Münih 1983
Friedensreich Hundertwasser
* Uygarlığın çöküşünün asıl nedeni üzerine konuşmak istiyorum.
* Bitkiler dünyası, insan yeryüzünde yaşayabilsin diye çamuru, zehirli maddeleri bir humus tabakasıyla, bir bitki örtüsüyle, bir oksijen tabakasıyla örtebilmek için milyonlarca yıla gerek duymuştur.
* Ve bu nankör insan uzun süren bu kozmik çabayla üstü örtülmüş olan çamuru, zehirli maddeleri yeniden üst yüzeye çıkarıyor.
* Böylece, sorumsuz insanın işlediği suçla, dünyanın sonu tüm zamanların başlangıcı oluyor. İntihar ediyoruz. Şehirlerimiz kanser dokuları. Yukarıdan bu tam olarak görülüyor.
* Bizde yetişeni yemiyoruz da, uzaklardan, Afrika'dan, Amerika'dan, Çin'den ve Yeni Zelanda'dan yiyecek getiriyoruz.
* Boku korumuyoruz. Dışkımız, kendi atığımız, çok uzaklara atılıyor. Böylelikle nehirleri, gölleri ve denizleri zehirliyoruz; ya da onu son derece karmaşık, pahalı arıtma tesislerine gönderiyoruz, nadiren de merkezi gübre fabrikalarına, ama şöyle ya da böyle kendi atığımız yok ediliyor. Bok, asla tarlalarımıza geri dönmüyor, asla yiyeceğin geldiği yere de dönmüyor.
* Yemekten boka giden çevrim işliyor. Bok'tan yemeğe giden çevrim kesintiye uğramış durumda.
* Kendi atığımız hakkında yanlış bir kanaatimiz var.
* Hijyenik bir davranışta bulunduğumuzu sanarak sifonu her çekişimizde, kozmik yasalara karşı geliyoruz; çünkü aslında bu allahsız bir eylem, ölümün taşkın bir hareketi.
* Helaya gittiğimizde, kapıyı içerden sürgülediğimizde ve bokumuzu su dökerek ortadan kaldırdığımızda, son darbeyi vurmuş oluyoruz. Neden kendimizden utanıyoruz ki? Korktuğumuz şey nedir?
* Bokumuzun daha sonraki akibetinden, azraili görmüş gibi kaçıyoruz. Klozet deliği gözümüze ölümün kapısı gibi görünüyor: buradan derhal uzaklaşmalı, çürümeyi ve kokuşmayı hemen unutmalı. Oysa durum tam tersi.
Yaşam ancak bokla birlikte başlar.
* Bok, yemekten çok çok daha önemlidir. Yemek kitlesel olarak çoğalan, niteliği azalan ve yeryüzü için ölümcül bir tehlike haline gelmiş olan, bitkiler alemi, hayvanlar alemi için, su, hava ve humus tabakası için ölümcül tehlike oluşturan bir insanlığı korur sadece.
* Oysa bok bizim yeniden dirilişimizin yapıtaşıdır.
* İnsan düşünmeye başladığından beri ölümsüz olmaya çalışıyor. İnsan bir ruhu olsun ister. Bok bizim ruhumuzdur. Bok sayesinde hayatta kalabiliriz. Bok sayesinde ölümsüz olacağız.
* Ölümden niye korkuyoruz ki? Kimin bir humus helası varsa, ölümden korkusu yoktur, çünkü bokumuz yeniden doğuşumuzu olanaklı kılar. Eğer tanrının ve yeryüzünün hürmetine, bokumuzun değerini bilmez ve humusa dönüştürmezsek, bu yeryüzü üzerinde varolma hakkımızı yitiririz.
* Yanlış hijyenik kurallar adına, kozmik özümüzü yitiriyoruz, yeniden doğuşumuzu yitiriyoruz. Pislik yaşamdır. Steril temizlik ölümdür. Öldürmeyeceksin, oysa biz tüm yaşamı zehir ve betonla sterilize ediyoruz. Bu cinayettir.
* İnsan yalnızca bir borudur. Bir yandan şeyleri içeri verir, öbür yandan onlar hazmedilmiş olarak çıkarlar.
* Ağız öndür, kıç arkadır. Neden? Tam tersi olmalıydı. Yemek yemek niçin pozitiftir?
Bok niçin negatiftir?
* Bizden dışarı çıkan bir çöp değildir, dünyanın yapı taşıdır, bizim altınımız, bizim kanımızdır. Dolaşım çılgınca kesintiye uğratıldığı için, kan kaybından ölüyoruz, uygarlığımız, dünyamız kan kaybından ölüyor. Sürekli kan kaybeden ve yerine yeni kan koymayan biri, kan kaybından ölür. Freud rüyaları yorumlarken, 'bok altının sembolüdür' dediğinde haklıydı. Şimdi bunun bir rüya değil, gerçeklik olduğunu saptamalıyız.
* Pasolini'nin bir filminde oyunculara bok yedirmesi, bu dolaşımı tamamlamanın bir sembolüydü,
ümitsiz bir hızlandırma isteğiydi.
* "Arkadan" dışarı çıkana da, "önden" içeri girene duyulan sevginin aynısı duyulmalı, ayrılan zamanın aynısı ayrılmalı ve gösterilen özenin aynısı gösterilmelidir.
* Yemek yenilirken yapılan törenin, masayı örtme, çatal bıçak kaşık, çin yemek çubukları, gümüş sofra takımları ve mum ışığı gibi, aynısı yapılmalıdır.Yemekten önce ve sonra sofra dualarımız var. Sıçarken kimse dua etmiyor.
* Tanrıya, topraktan gelen günlük ekmeğimiz için dua ediyoruz ama bokumuzun yeniden dönüşmesi için
dua etmiyoruz.
* Çöpler güzeldir. Çöplerin sınıflandırılması ve yeniden çevrime sokulması sevindirici bir etkinliktir.
* Bu etkinlik bodrumlarda ve arka avlularda, gübreliklerde, tuvaletlerde ve helalarda gerçekleşmez; yaşadığımız yerde, ışığın ve güneşin olduğu yerde, oturma odasında, mutena mekanımızda gerçekleşir.
* Atık diye bir şey yok. Çöp yok.
* Humus tuvaleti bir statü sembolü.
* Bilgeliğimizin ve kendi atığımızın yardımıyla, ağacın büyümesi ve meyve verecek olgunluğa erişmesi gibi, bokumuzun humusa dönüşmesine tanık olma ayrıcalığına sahibiz. Kendi evimizde, kendi evladımız gibi.
* Homo – humus – humanitas; eş kökenli üç yazgısal sözcük.
* Humus gerçek kara altındır.
* Humus'un iyi bir kokusu vardır.
* Humus kokusu tütsü kokusundan daha kutsaldır ve tanrıya daha yakındır. Yağmurdan sonra ormanda gezintiye çıkan, bu kokuyu tanır.
* Elbette çöp tenekesinin, konutumuzun ortasına gelmesi ve humus helasının en güzel yerde, baş köşede olması biraz acayip bir şey.
* Fakat tam da bu, toplumumuzun, uygarlığımızın, yaşamda kalmak istiyorsa yapması gereken geri dönüşümdür.
* Humus kokusu tanrının kokusudur, yeniden dirilişin kokusudur, ölümsüzlüğün kokusudur.
Almancadan çeviren: Mustafa Tüzel
Kaynak: Hundertwasser, Schöne Wege, Gedankenn über Kunst und Leben,
Münih 1983
2 Ekim 2011 Pazar
ÇEŞİTLEMELİ KORKU
Beş Ses İçin Metin
BİLGE KARASU
“Bağlaç” olmakla kalacağını sanan dosta
Bir tüy,
bir telek
bir dal-
gın ku-
şun ar-
dında
bırakı-
verdiği
havadan o-
luşmuş gi-
bi yumu-
şak,düşen,
yere doğru;
bir tüy,
bir te-
lek,
bir yap-
rak
bir güz
dalın-
dan
kopmuş
kopu-
vermiş
sarartılı
bir yap-
rak, ye-
re de-
ğince
kimse-
nin duy-
madığı,
yeri, taşı,
toprağı ba-
ğırtmamış,
incitmemiş
bir tüy, bir telek,
bir güz yaprağı
gibi düşmüş yerleşmişti içi-
me
içerime,
gönlüme,
etime
k o r k u
BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
Karınca-
lar gi-
biydim,
düş ka-
rıncaları,
ozan ka-
rıncaları
gibi
çıdam1ı ka-
rıncalar
gibiydim,
çıdamlı,
dümdüz
uzanan
uçsuz
bucak-
sız
engebesiz bir düzlükte
ÜSTÜME BİR ÇIĞ GİBİ GEL-
DİN KENDİNE KATTIN BENİ
gözü, a-
yağı, bir
yerlere
takılma-
dan
hiçbir şeye
yönelme-
den
dümdüz
uzanan
bir top-
rakta
çıdamla
y ü r ü y e n
karınca-
lar gi-
biydim.
d u y d u m s e n i,
ö l d ü m s e n i!
SENİ SENİ SENİ
: SENİ : SENİ :
gördüm - : - duydum - : - - :
yaşadım - - öldüm - :
yürü-
mekten
başka
bir şey
bilme-
yen
nereye,
niye, ne-
ye gitti-
ğini bil-
meyen
bir yere
gittiğini ol-
sun bilme-
yen
ozan karıncaları
g i b i y d i m
çıdamla
yürüyen
bu düzlük-
te, engebe-
sizlikte.
SENİN YANIMDASIZLIĞIN BİR
SİLİK SUSKUYDU, GÜNSÜZ KA-
RANLIĞIMIN KESER AÇARDI K
PISINI, SESİN, YÜZÜN, YÜRÜMEN
Nereye
gittiğini
gene bil-
meden
bir yere
gittiğini ol-
sun gene
bilmeden
çıdamı
da, yü-
rümeği
de unut-
muş
b i r b ö c e ğ i m ş i m d i
çılgınca dönenen
durduğu
yerde.
Görün-
mez en-
gebeler
örüldü
çepeçev-
re
çevrem-
de
k o r k u d a n
BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
KENDİNE KATTIN BENİ, YUVAR-
LANDIK BİR SÜRE
Zeytin
gövdele-
ri gibi-
yim
şimdi
topra-
ğım is-
ter al, is-
ter boz,
ister ka-
ra,
burul-
muş er-
keklik-
ler gibi-
yim
a c ı i ç i n d e
k ı v r a n a n
Düzlükle-
rinde gök-
yüzüne
uzanıp gün
ışığını tit-
reştiren,
dünyayı
düzgün
aralıklara
bölen
kavak duvarların-
d a n s o n r a
SONRA
suyu ara-
yıp bu-
lan kökle-
riyle, dur-
madan bu-
danan kol-
larıyla
su fışkı-
rır gibi
yeniden
toprağa
dökülen
dallarıyla
yeşil yağ-
murunu
yağdıran
söğütlerden sonra,
SONRA
SONRA
yarık
yarılı
yarılmış
tahtasıyla
kıvra-
nan
buruk
burgun
bir zey-
tin göv-
desi gi-
biyim
kuytularda,
eğimlerde,
suskun,
sessizlikler
içinde, gü-
müş yeşil
bir buğu
altında,
buruk
b i r g ö v d e y i m ş i m d i
yemişi
karar-
mayan.
SONRA SONRA SONRA
YIKTIK KENDİMİZİ DE
Kuru-
yum
göğe baktı-
ğım yerde,
buru-
ğum
yere baktı-
ğım yerde
korkuy-
la besle-
nerek
korku-
dan!
BEN ÇIĞ OLDUM ŞİMDİ. SEN,
kar'ımdaki taş, karnım-
E T İ M D E K İ
daki, dokumdaki
K A M A
Oysa korku kendi memesini
e m e r e k b ü y ü r;
nasıl
burmalı
bu me-
meyi?
nasıl
kurtul-
malı
nasıl na-
sıl nasıl
korku-
nun sü-
dü ol-
mak-
tan?
SENİ SENİ SENİ
: SENİ : SENİ :
yaşadım - : - duydum - : - - :
öldüm - - - - - - - - - - - - -.
Seni yaşa-
dım, seni
öldüm;
Uçuru-
mun di-
bine
v a r a m a d ı m d a h a
parçalanıp, parça-
layıp kurtulacağım
yere.
Bir tüy,
bir telek
gibi, bir
güz
yaprağı
gibi
k o p m a l ı
kuştan, ağaçtan,
yeğnilikle, incele-
rek,
bağırmadan korkudan.
ANILARIM SENİN GELECEĞİN OLU-
YOR, GERÇEKLİK DUYUSUNU YİTİ-
RİP, UZAK TAN UZAGA HEP SENİN SİV-
RİLDİĞİN BİR PUS İÇİNDE YAŞAMAĞA
BAŞLADIĞIM ŞUANDA.
SEN AĞAÇTAN SEN AĞACA KOŞUYO-
RUM, ARADAKİ PUSARIK BATAKLIK-
TA AYRIŞIP YIVIŞAN GÜNLERİN HİÇ-
LİĞİNDE.
1972 / 1973 / 1974
not 1:
Metin, Bilge Karasu'nun "Kısmet Büfesi" kitabından alınmıştır.
Metis Yayınları, 3. baskı, 1996, Sayfa: 70-78
not2:
dizgi işini, ben üstlenmiştim; zorlandım açıkcası,
atladığım bir şey varsa özür dilerim...u.a.
Beş Ses İçin Metin
BİLGE KARASU
“Bağlaç” olmakla kalacağını sanan dosta
Bir tüy,
bir telek
bir dal-
gın ku-
şun ar-
dında
bırakı-
verdiği
havadan o-
luşmuş gi-
bi yumu-
şak,düşen,
yere doğru;
bir tüy,
bir te-
lek,
bir yap-
rak
bir güz
dalın-
dan
kopmuş
kopu-
vermiş
sarartılı
bir yap-
rak, ye-
re de-
ğince
kimse-
nin duy-
madığı,
yeri, taşı,
toprağı ba-
ğırtmamış,
incitmemiş
bir tüy, bir telek,
bir güz yaprağı
gibi düşmüş yerleşmişti içi-
me
içerime,
gönlüme,
etime
k o r k u
BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
Karınca-
lar gi-
biydim,
düş ka-
rıncaları,
ozan ka-
rıncaları
gibi
çıdam1ı ka-
rıncalar
gibiydim,
çıdamlı,
dümdüz
uzanan
uçsuz
bucak-
sız
engebesiz bir düzlükte
ÜSTÜME BİR ÇIĞ GİBİ GEL-
DİN KENDİNE KATTIN BENİ
gözü, a-
yağı, bir
yerlere
takılma-
dan
hiçbir şeye
yönelme-
den
dümdüz
uzanan
bir top-
rakta
çıdamla
y ü r ü y e n
karınca-
lar gi-
biydim.
d u y d u m s e n i,
ö l d ü m s e n i!
SENİ SENİ SENİ
: SENİ : SENİ :
gördüm - : - duydum - : - - :
yaşadım - - öldüm - :
yürü-
mekten
başka
bir şey
bilme-
yen
nereye,
niye, ne-
ye gitti-
ğini bil-
meyen
bir yere
gittiğini ol-
sun bilme-
yen
ozan karıncaları
g i b i y d i m
çıdamla
yürüyen
bu düzlük-
te, engebe-
sizlikte.
SENİN YANIMDASIZLIĞIN BİR
SİLİK SUSKUYDU, GÜNSÜZ KA-
RANLIĞIMIN KESER AÇARDI K
PISINI, SESİN, YÜZÜN, YÜRÜMEN
Nereye
gittiğini
gene bil-
meden
bir yere
gittiğini ol-
sun gene
bilmeden
çıdamı
da, yü-
rümeği
de unut-
muş
b i r b ö c e ğ i m ş i m d i
çılgınca dönenen
durduğu
yerde.
Görün-
mez en-
gebeler
örüldü
çepeçev-
re
çevrem-
de
k o r k u d a n
BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
KENDİNE KATTIN BENİ, YUVAR-
LANDIK BİR SÜRE
Zeytin
gövdele-
ri gibi-
yim
şimdi
topra-
ğım is-
ter al, is-
ter boz,
ister ka-
ra,
burul-
muş er-
keklik-
ler gibi-
yim
a c ı i ç i n d e
k ı v r a n a n
Düzlükle-
rinde gök-
yüzüne
uzanıp gün
ışığını tit-
reştiren,
dünyayı
düzgün
aralıklara
bölen
kavak duvarların-
d a n s o n r a
SONRA
suyu ara-
yıp bu-
lan kökle-
riyle, dur-
madan bu-
danan kol-
larıyla
su fışkı-
rır gibi
yeniden
toprağa
dökülen
dallarıyla
yeşil yağ-
murunu
yağdıran
söğütlerden sonra,
SONRA
SONRA
yarık
yarılı
yarılmış
tahtasıyla
kıvra-
nan
buruk
burgun
bir zey-
tin göv-
desi gi-
biyim
kuytularda,
eğimlerde,
suskun,
sessizlikler
içinde, gü-
müş yeşil
bir buğu
altında,
buruk
b i r g ö v d e y i m ş i m d i
yemişi
karar-
mayan.
SONRA SONRA SONRA
YIKTIK KENDİMİZİ DE
Kuru-
yum
göğe baktı-
ğım yerde,
buru-
ğum
yere baktı-
ğım yerde
korkuy-
la besle-
nerek
korku-
dan!
BEN ÇIĞ OLDUM ŞİMDİ. SEN,
kar'ımdaki taş, karnım-
E T İ M D E K İ
daki, dokumdaki
K A M A
Oysa korku kendi memesini
e m e r e k b ü y ü r;
nasıl
burmalı
bu me-
meyi?
nasıl
kurtul-
malı
nasıl na-
sıl nasıl
korku-
nun sü-
dü ol-
mak-
tan?
SENİ SENİ SENİ
: SENİ : SENİ :
yaşadım - : - duydum - : - - :
öldüm - - - - - - - - - - - - -.
Seni yaşa-
dım, seni
öldüm;
Uçuru-
mun di-
bine
v a r a m a d ı m d a h a
parçalanıp, parça-
layıp kurtulacağım
yere.
Bir tüy,
bir telek
gibi, bir
güz
yaprağı
gibi
k o p m a l ı
kuştan, ağaçtan,
yeğnilikle, incele-
rek,
bağırmadan korkudan.
ANILARIM SENİN GELECEĞİN OLU-
YOR, GERÇEKLİK DUYUSUNU YİTİ-
RİP, UZAK TAN UZAGA HEP SENİN SİV-
RİLDİĞİN BİR PUS İÇİNDE YAŞAMAĞA
BAŞLADIĞIM ŞUANDA.
SEN AĞAÇTAN SEN AĞACA KOŞUYO-
RUM, ARADAKİ PUSARIK BATAKLIK-
TA AYRIŞIP YIVIŞAN GÜNLERİN HİÇ-
LİĞİNDE.
1972 / 1973 / 1974
not 1:
Metin, Bilge Karasu'nun "Kısmet Büfesi" kitabından alınmıştır.
Metis Yayınları, 3. baskı, 1996, Sayfa: 70-78
not2:
dizgi işini, ben üstlenmiştim; zorlandım açıkcası,
atladığım bir şey varsa özür dilerim...u.a.
ARKADAŞIM
Anita kamarada
kamarada mavi mor bebekler
menekşe rengi bulutlar
hudut anlaşmazlıkları
lisan ve geometri problemleri
çıktı dışa bakıyor
dış ekşi pastan geliyor
perçemini kaşını bıçak yalıyor
Anita yoğunlaşıyor batıyor
bıçak içe kapaklandı
kenarda manzarada
geçmişte varolmuş bir veranda
begonviller hanımelleri
kalemini kemiriyor
elinden alıyorlar
Serdar Koçak
1 haziran 2010, fenerbahçe
Anita kamarada
kamarada mavi mor bebekler
menekşe rengi bulutlar
hudut anlaşmazlıkları
lisan ve geometri problemleri
çıktı dışa bakıyor
dış ekşi pastan geliyor
perçemini kaşını bıçak yalıyor
Anita yoğunlaşıyor batıyor
bıçak içe kapaklandı
kenarda manzarada
geçmişte varolmuş bir veranda
begonviller hanımelleri
kalemini kemiriyor
elinden alıyorlar
Serdar Koçak
1 haziran 2010, fenerbahçe
parşömen yarışlı nabız!
harf kesimcilerinin kuytusundaki
demekti
eskil bir okurun oval yüzü
taş tahtaya sürülmüş balı yalayan
kutsalı kalıba döken ise oğul
okumayı sökenlere kazıtmış palayı!
öldürmeyeceksin!i tutamayan halkın
ufarak kitabı okurda!
kemik kitap! yüz. dağ. yüz.
Diderot’nun reçetesini elden
ele dolaştıran
titiluslu bir krizden sonra:
“Scarron’un Komik Roman’ından
on sayfa;
Don Quijote’den dört bölüm;
Rabelais’den dikkatle seçilmiş
bir paragraf.”
standarda bağlanmış
oktavo
piktografi resimse! yarayan
resimli tarihte uyuşmuştu kantaron demek
tablet evinden ayrılan yazıcı için
tanımanız--
çivi yazısının sesiydi.
bağlı kadınlar
saatler kitabı’ndan çıkıp da
selamlardı
ölmüşleri!
solgun bir halk dediğiniz şimdi
kaç kere ölmüştür kim bilir
bir filin anısını Şiva’ya ulaştıran
yüz kitabı’ndan önceydi
tüm hırçınlık : :
A.Manguel’in “Okumanın Tarihi”nden esinle…
Anita Sezgener
harf kesimcilerinin kuytusundaki
demekti
eskil bir okurun oval yüzü
taş tahtaya sürülmüş balı yalayan
kutsalı kalıba döken ise oğul
okumayı sökenlere kazıtmış palayı!
öldürmeyeceksin!i tutamayan halkın
ufarak kitabı okurda!
kemik kitap! yüz. dağ. yüz.
Diderot’nun reçetesini elden
ele dolaştıran
titiluslu bir krizden sonra:
“Scarron’un Komik Roman’ından
on sayfa;
Don Quijote’den dört bölüm;
Rabelais’den dikkatle seçilmiş
bir paragraf.”
standarda bağlanmış
oktavo
piktografi resimse! yarayan
resimli tarihte uyuşmuştu kantaron demek
tablet evinden ayrılan yazıcı için
tanımanız--
çivi yazısının sesiydi.
bağlı kadınlar
saatler kitabı’ndan çıkıp da
selamlardı
ölmüşleri!
solgun bir halk dediğiniz şimdi
kaç kere ölmüştür kim bilir
bir filin anısını Şiva’ya ulaştıran
yüz kitabı’ndan önceydi
tüm hırçınlık : :
A.Manguel’in “Okumanın Tarihi”nden esinle…
Anita Sezgener
KARE KÖK
Burası
Eski beni taşımıyor üstünde
Eğreti ve sakil.
Yatışkın ruhlar, caddelerin ıssız ıslaklığında
Sabahı bekliyor.
Sabah aynı yalanla uyanacaklar. Aynı yalanla…
Öğretmen okula,
Şef bankaya…aynı yalanla
Tornacı Hüseyin aynı yalanla siftah yapmayı bekleyecek.
Herkes şikâyetçi uygun adım matematikten. Neden karekök var?
Kökün kokusu damarlarımızda yer edinmişken
Neden
Dir onu kareye almak!
Bir bilen var demek ki…
Bize bu şehre inanmak düşer. Ezelden.
Değişeceğimizi düşünüp aynı şehre taşınacağımızdan korkarız. Evvelden.
Heybeler, plastik bidonlar, kap kap içerisi koliler dolusu…
O hep aynı kolonyadır iz bırakır ciltte yanık kokusuna karışık.
Alışık bir ritim mi var! Sayamıyorum…
1..2..5..6…3…11
Bir fısıltı - birikibeşaltıüçonbir…
Aksak desem değil. Aksa keşke.
Damarlar rahatlayacak.
Donacak birden yere değer değmez, onu da biliyorum.
Yolunu bulamayacak. Donacak. İnandıramayacak kendini.
Biliyorum. Aynı yalanla…
Çocuklar bilerek
Evet çocuklar yalanı bilir.
Aynı yalanla maytap patlatacak caddelerde
Aynı yalanla el öpüp alnına götürecek.
Öyle ki zamanla ve yoğun yalanla
Unutup ezberleyecek karekök ikiyi.
Yarkın Biçer
14 eylül 2008, Erzurum
Burası
Eski beni taşımıyor üstünde
Eğreti ve sakil.
Yatışkın ruhlar, caddelerin ıssız ıslaklığında
Sabahı bekliyor.
Sabah aynı yalanla uyanacaklar. Aynı yalanla…
Öğretmen okula,
Şef bankaya…aynı yalanla
Tornacı Hüseyin aynı yalanla siftah yapmayı bekleyecek.
Herkes şikâyetçi uygun adım matematikten. Neden karekök var?
Kökün kokusu damarlarımızda yer edinmişken
Neden
Dir onu kareye almak!
Bir bilen var demek ki…
Bize bu şehre inanmak düşer. Ezelden.
Değişeceğimizi düşünüp aynı şehre taşınacağımızdan korkarız. Evvelden.
Heybeler, plastik bidonlar, kap kap içerisi koliler dolusu…
O hep aynı kolonyadır iz bırakır ciltte yanık kokusuna karışık.
Alışık bir ritim mi var! Sayamıyorum…
1..2..5..6…3…11
Bir fısıltı - birikibeşaltıüçonbir…
Aksak desem değil. Aksa keşke.
Damarlar rahatlayacak.
Donacak birden yere değer değmez, onu da biliyorum.
Yolunu bulamayacak. Donacak. İnandıramayacak kendini.
Biliyorum. Aynı yalanla…
Çocuklar bilerek
Evet çocuklar yalanı bilir.
Aynı yalanla maytap patlatacak caddelerde
Aynı yalanla el öpüp alnına götürecek.
Öyle ki zamanla ve yoğun yalanla
Unutup ezberleyecek karekök ikiyi.
Yarkın Biçer
14 eylül 2008, Erzurum
10.
bağırıyorum mu. bir elmanın üstüne indiriyorum tekmeyi. elma eziliyor. eğilip çekirdeklerini ayıklıyorum posadan. sembolik düzeyde ilerlemek için zihnin çelişkili olduğunu açıp bir sokakta çıplak olması gerekir. konu şimdi bir kuyu olur. ne kadar derin kazılırsa duyguların dibinde duran zihnin sembolizasyonu o kadar inandırıcı olur. klein’ın atlayışında alttaki branda negatiften silinmiştir ama derse biri konuyu hiç anlamamış demektir. anne(ler), meme(ler) ve rahim(ler)dir. çık git ve dönüp emme. anne kapının öbür yanı evlat içerisidiri diyalog da sanma, yetmez. iş evden tümden çıkmakta. üstümüzdeki kan (şimdi) sembolik, kanama içeride. kapı ardında kapı ardında kapı ve kan. oradan ormana çıkılır, kurumuş. dallardan birine bağlı bir ... ipleme ipi kes!. yok korkacak bi şey, geçer bu hıçkırık bi gün.
hayatımda hiçbir şeyi anlıyorum.
uygar asan
bağırıyorum mu. bir elmanın üstüne indiriyorum tekmeyi. elma eziliyor. eğilip çekirdeklerini ayıklıyorum posadan. sembolik düzeyde ilerlemek için zihnin çelişkili olduğunu açıp bir sokakta çıplak olması gerekir. konu şimdi bir kuyu olur. ne kadar derin kazılırsa duyguların dibinde duran zihnin sembolizasyonu o kadar inandırıcı olur. klein’ın atlayışında alttaki branda negatiften silinmiştir ama derse biri konuyu hiç anlamamış demektir. anne(ler), meme(ler) ve rahim(ler)dir. çık git ve dönüp emme. anne kapının öbür yanı evlat içerisidiri diyalog da sanma, yetmez. iş evden tümden çıkmakta. üstümüzdeki kan (şimdi) sembolik, kanama içeride. kapı ardında kapı ardında kapı ve kan. oradan ormana çıkılır, kurumuş. dallardan birine bağlı bir ... ipleme ipi kes!. yok korkacak bi şey, geçer bu hıçkırık bi gün.
hayatımda hiçbir şeyi anlıyorum.
uygar asan
23 Nisan 2011 Cumartesi
"taşlık", Anita Sezgener
...
"yağmur sonrası avrupa" tablosundaki
hiç birşeyi yıkayıp arındır(a)mamış yağmura işaret eden;
kayıp(lar) sonrası sağ kalmak adına
yaralarını kabuk bağlatmaya calışışın dilini kuran;
dilde önceye işaret ederek kristeva’ya yaklaşan;
nemli ve kaygan taşlarda yürümek yetmezmiş gibi
yürürken bi de taş düşürmek gibi olan;
kekeme bir dille etin seğirmesine varan;
dizginin görselliğiyle de plastik bi alan kuran…
iste bir şiir kitabı ve işte ton dışı bir eşik kitap:
TAŞLIK, ANİTA SEZGENER (2011)….
u.asan
"yağmur sonrası avrupa" tablosundaki
hiç birşeyi yıkayıp arındır(a)mamış yağmura işaret eden;
kayıp(lar) sonrası sağ kalmak adına
yaralarını kabuk bağlatmaya calışışın dilini kuran;
dilde önceye işaret ederek kristeva’ya yaklaşan;
nemli ve kaygan taşlarda yürümek yetmezmiş gibi
yürürken bi de taş düşürmek gibi olan;
kekeme bir dille etin seğirmesine varan;
dizginin görselliğiyle de plastik bi alan kuran…
iste bir şiir kitabı ve işte ton dışı bir eşik kitap:
TAŞLIK, ANİTA SEZGENER (2011)….
u.asan
22 Nisan 2011 Cuma
Taşlık
Anita Sezgener
Anita Sezgener’in ikinci şiir kitabı “Taşlık” özünde bir yas çalışması. ‘Baba’yla gelen’den öncesine çekilen dil, yaslı ve karanlık ‘bölgeler’den geçerek kıvrımlanıyor.
Kaybedilen bir harf ve kısılan kelimelerle yaratılan büzüşme ile kayıpların şiddeti tekrar tekrar sahnelenip bir telafiye, en sonunda da bir şarkılamaya vardırılıyor. Ve burası ancak buzul bir rahatlama. Yasın taşıdığı şiddetin, dile belli bir basınç uygulamadan ifade edilemeyeceğinin deneyimlenmesi “Taşlık”. Bireysel, toplumsal şiddete ve ‘kaybın gözü’ne atılmış ağıtımsı bir çığlık…
karın ortasındayım. göbek deliğim
dışarıda. fani abla geldi göğüslerini
açtı avcuyla sıktı.
fani abla geldi, ağzı tumturak bu
kez. göğüsleri yoktu.
fani abla gitti. sırtlanıyla tortop.
fani volta. Ruslar fabrikada. votka
gırla. ucuz eldivenler ve kürk
vaziyetleri.
her şey ucuz.
seril.
oooooooooooooooohhhhhhhhh!
Anita Sezgener, 1971 İstanbul doğumlu. Şiirleri, söyleşileri, yazıları çeşitli dergilerde yayımlanan şair, aynı zamanda kadınların kültür-sanat-edebiyat fanzini, “Cin Ayşe”nin de editörlüğünü yapmaktadır. İlk şiir kitabı “Pusu Bilici”, 2008’de (norgunk yayıncılık) yayımlandı.
http://www.yasakmeyve.com/?p=p_189&sName=%22TA%26%23350%3BLIK%22---AN%26%23304%3BTA-SEZGENER
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)