Uygar Asan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uygar Asan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2012 Çarşamba

ne.



zaman akacak. uzamasından korkulup bozulması için

fırsat kollanan sessizliklere tanık olunacak; eşelenmemiş

kat kat çakıllar görülecek.

ara ara denilecek: kim neyin kıymetini bilecek!..



camların üstünde yürünecek. yağmur gelmeyecek,

rüzgar çıkmayacak. bir an aralık bir kapı görüldüğü sanılacak;

ışık girseydi bari denilecek. sonra balkonlu bir yer bulunacak.

aşağıya inilip yerler yıkanmaya başlanacak, düşülen yer

temiz olsun  denilecek. düş(m)enin temizliğini kim bilecek.



kendini kendi saçlarından çekerek bataklıktan kurtarmaya

çalışan munchausen, ahhh!…



huzurunu yitirmiş bir kıyının kumunun yürüyüşüne kim katlanır ki

gelip “uyu şimdi” desin, “uyu! hep senden sonra yatacağım ben,

hep senden erken kalkacağım. kovalayacağım sisi, çağıracağım

yağmuru”. olmayacak. susulacak. susulacak ve uzamasından

korkulup bozulması için fırsat kollanacak, sürecek sıçramalı

uykular.



sonra zaman akacak. ülkenin uzak bir köşesinde bir ılıklığa

rastlanacak. her şey çabucak anlaşılacak: yer yanlış, zaman

yanlış. söylenmemişlerin ve verilmemişlerin çokluğu sessizce

ılıklığı ve yazanı kenarlara itecek.



bir varmış bir yokmuş. söylenmemişler çokmuş. bir kadın
ve bir adam rastlaşmışlar. kadın kendini kazar dururmuş kıyısında,
adam yürürken iki de bir düşermiş. adam her şeyi konuşabilirmiş
kadınınyanında, ama o çıkamayıp içinden gitmiş ‘sus’ olmuş.

sonra bir gün rüzgar çıkmış. güneş kaçıp bir yerlere sinmiş.
gökyüzünden kumlar yağmış. yağan kumlar kayalarla kardeş
olmuş. adam bakmış susup kırdığı kadın yanında yok.
ilkin kalkıp pazaryerine bakmış, yok.terkettirilmişlerin köyüne
gitmiş. kadını bir dut ağacının altında usulca boynundan öptüğü
yere bakmış, yok.

zaman akmış. sıçratan uykular çokmuş. adam bir gün kıyıda
tekrar kadına rastlamış. bir kırgın ve bir yorgun sessizlikte
uzun uzun suyun ucuna bakıp susmuşlar. sonra kadın kalkıp
su olmuş, adam yürüyen kum.


salınıyorum, salınıyorum, salınıyorum…

hiçbir şeysiz.




işte öyle...

 
 
uygar asan

3 Ocak 2012 Salı

1640

                                                                                ulus baker için...


burgwal caddesindeki evimizden çıktım, sol çaprazımdaki köprüyü geçtim. sağa dönüp ‘kereste kanalını’seyrederek okula vardım; bu kaçıncı. saat 11.00’de öğle yemeği arası verildi, eve gittim. babam evdeydi; başı eğik sessizce oturuyordu. mutfağa geçtim. salona çağıran sesini duydum sonra babamın. “otur oğlum” dedi. annemin akrabalarından, benim de uriel amca dediğim uriel da costa kendini vurmuştu.


okul 14.00’de başlıyordu, evden erken çıktım, annem öleli iki yıl olmuştu; o gün ters yöne yürüdüm; bu ilk.
st anthoniesluis sokağının karşısına saptım. babamın benimle konuşurken elinde tuttuğu kitap aklıma geldi, “propostar contra a tradicao” gibi bir şeydi galiba adı.


sokakta sakallı bir adam, yere oturmuş sırtı bir eve dayalı resim yapıyordu. talmut torah cemiyetine ziyaretlerinden tanıdığım ulyenberg başını az ilerdeki bir camdan uzatıp resim yapan adama “rembrandt! diye bağırdı, adam resim yapmayı sürdürdü. resim yapan adam duymayınca şimdi neredeyse yan yana olduğumuz ulyenberg bana bakıp “spinoza” dedi “gidip şu adama bana bi bakmasını söylesene”. geri dönüp dürttüm adamı, hiç oralı olmadı, neden sonra ulyenberg’in yeğeni güzel saskia’nın sesi duyulunca adam kaldırıp başını resimden, sesin geldiği yöne bakıp gülümsedi;
bilmiyorum bu kaçıncı.




uygar asan
agorafobi


vapur iskeleye zor yanaştı. sigaralı adamın beklediği gelmedi. bir kadın şoförün tipinden tırsıp taksiye binmedi. kaykaycı çocuk düştü. büfedeki adam kendine çay doldururken bardak çatladı, duydum. bir genç aradığı dergiyi gazete bayisinde bulamadı. bir dakika içinde tam yirmi üç korna saydım.

eve dönüp güzel bir uyku çektim.


uygar asan

2 Aralık 2011 Cuma

soğuk 9



uyku gelir. telefon gelir. kim bakacak şimdi. kimse. kendimi tüketiyormuşum; ne yapsaydım yani. sabah gözler buğulu. çaaat! yumurta düşer.düşerse düşer, kapıyı kimse çalmaz ama, uydurma! dağıtma, sızlanma, yalvarma, düşme, kendini kırma, ağlama! aslında yani ne halin varsa gör!

çarpma işte şu duvara dedim. elli kere söyledim, kendime de söylemedim mi? beton bağımlılığı, ha ha!. şimdi ben olmak var tunne.
marmara’nın evinin önünden geçtim, kapıyı çalmadım. siz hiç 5. katın balkona çıktınız mı? çıksanız içiniz acır. duyuşuna aşinayım diye onun hayatına sızacağım mı sandınız; ancak kendine bi hayat kuramayan başkalarının hayatına sarkar. ben hiç öyle biri olmadım söylemem lazım. açmak istediğim telefonlar oluyor. olmuyor mu? oluyor. hissediyorum, beni anıyor, yan yana gelsek yaralarımıza üflerdik. kendimi tutuyorum. yok, hem çok geç! rüzgar şimdi başka kumu kaldırmakta. kimseyi şimdi yarama üfleyen rüzgar yapamam ben, altında kemiklerim takırdar. şimdi görmeyen sonra görür, o yüzden hayır!

bi de herkesin derdi beni gerdi cümlesi var. toplum bireyden daha mı önemlidir diye sormuştum on yıl önce; vaaay sen misin bunu soran hem de şu haline bakmadan ha? sanki dünyanın en ayıp şeyini sormuşum gibi, telefonlarım çalmaz oluverdi. bi de şu halim ne demekse. hiçler. şimdi ikisi devletle el ele. sıra üçüncüde, yakında gelir haberi. dördüncüsü karısını dövüp duruyor hiç içeri almıyorlar.beklediğim telefon başka. karıştırmayın. hani şu benim geç geldiği için açamadığım, yine gelsin dediğim; bir dilek işte. lacan dedi ki toplum bireyden daha önemli değildir, daha önemsiz de değildir ama; hepsi bu yahu.bi daha yazayım, hepsi bu! kuduzlar, ben ölürsem toplum mu ölür, ha? karıştırıyorum sanıyorlar, yok öyle bi şey. bastırdıklarınızı okuyorum ben sizin. utanmadan bi gün biri sofrada “varlık en karanlık kavramdır” diyen heidegger’den alıntı yaptı. olamaz, bi insan bastırdıklarını böyle zavallıca mı entellektüelize eder, hiç mi bi şey anlamadın salak. nedir şimdi bu çarpıtma. bırak onu, şu zavallı ah.so. bir arkadaşın görüp okumadığı bi şeyi üzerine karşı tarafa “duyduğum kadarıyla kötüymüş” diye yazabilmiştir. hani şu acıklı toplumun top ten enteli. böyle ‘bilgi sever’ olunuyor işte, yutturur tabii bu sığlıkta. çok sonraları biri bi gün dedi ki “ah, nasıl sorunlu o zavallı bi bilsen!”. “bir gün senin günlüklerin de yayımlanır da herkes öğrenir durumu”. “ama” dedi sonra, “ölümünden sonra yayımla o sayfaları lütfen de cevap bile veremesin: intikam!”

bu çocukluk yaralarıyla normaldir bu donma. iyi de bu kelimeyi tanımlayın diyorum, çıt yok.
yahu, tanımlayın şu ‘normal’ kelimesinin anlamını diyorum, duymadınız mı? çıt yok!

senin vücudun güzel dedi bana, sonra öptü beni. ben de seni öpersem bu duygularına karşılık vermek anlamına gelir mi diye sordum. o bi şey demedi, ben de öpmedim. karışmayan iki su. oysa vücudun güzel demesini sevmiştim. olmasa n’olur ki, o da ayrı tabii. birine iltifat ettin mi hemen seni hayran kitlesine davet edenlerden biri değildi o. ben de değilim. insanı duygularına karşılık vermek anlamına gelmeden öpemez miyim ben yani diye düşündüğüm oldu sonra, ne bileyim ya!...

robert ryman bi gün maleviç’e rastlar. bu “düğün”dür, çok açık. işte bu anlamda kaç kişinin hayatında düğün vardır ki? ben ölürsem yoksa siz mi ölürsünüz? ölmezsiniz. siz biliyor musunuz bu arada mezarlık fiyatlarını. somut konuşun ölüme dair dediydim, aman dedilerdi çok karamsarsın. sizin aydınlığınıza tercih ederim gerçeği diyecek olduydum ben de, gene aynı şey, bi daha aramadılar. salaklar, sanki ölmeyecekler!

yani şiiiiimdi bu ne tür bir eziklik yarattığınız. leke gibi bir yük.benim hiiiiiç evim olmadı. hani çoooook yağar derler ya londra’da yağmur. ben şimdi kalkıp yerleşsem londra’ya hani işte yunmak için, içimdeki cesettttte yıkanır mı, sanmam. laf işte.

kendimi hiç evden çıkartmadan kendime sürdüm.
içtim, kanım yandı. duvara baktım canım yandı.
uzakta biri beni andı.


uygar asan
yaz, 2011

2 Kasım 2011 Çarşamba

soğuk 11.

çimenlerin üzerindeki bir taşın yerini değiştirdim, eski ize de sesimi çıkartmadım. su geldi geldi taşın yanından dolaşıverdi. gözleri birbirine çok yakın biri durup selam verdi. kucağında ağır bir tüy. telefon çaldı. zamansızdı. yine de sevindim. dışarı çıktım. dolmuşa bindim. dolmuş durdu. inmeden son anda parasını ödeyen bir adam vardı. kadın yanında bekledi inmedi. ben bunu güçsüzleştirmeye değil sevgiye yordum. internet kafeye gittim. asma katta biri vardı. acaba şifrelerimi görüyor mu diye yer değiştirdim. yan yan bakındım yukarı. önündeki bir şeyleri tamir ediyordu. beklediğim gelmemiş. yoruldum. iki sevgili erythrai fotoğrafları paylaşmışlar. tarihe baktım benden bir gün önce. olsun dedim, gecikmek hiç gelmemekten iyidir. bu cümlemi erotik buldum. çıktım. neden diye düşündüm yolda heteroseksüel çiftlerde erkekler kadınlardan 4-5 yaş daha büyük olur. kadınlar ortalama 4-5 yıl daha uzun yaşar oysa. bu kadınların son 8-10 yılını yalnız yaşayacakları anlamına gelmez mi. heteroseksüel bir çift aynı yıl ölmek istiyorsa kadın 4-5 yaş daha büyük olmalıdır. svetlana boym’un yaşına baksaydım keşke internet kafedeyken diye düşündüm. internet pişmanlığı. dolmuşa bindim. dolmuşçuların müziği arabeskten arabesk popa kayıyor son on yıldır. son kuşak arabeskçiler ölünce geriye sadece arabesk pop kalacak. sonrası da pop. bu hızla ilk yerli xenakis’i 2150 yılında dinlemek mümkün olacak. hayatın kısalığına üzülüyor insan. ben göremeyeceğim. olsun diyelim. demeyip ne olacak.

eve geldim. a. şiir okuyordu. kavak mı güzeldir söğüt mü diye sordu. söğüt dedim. bence de söğüt dedi. gerekçelerimizi konuşmadık. açık. koltuğumun altını öpsene dedim. güldü. sevindim. kalktı kapının önüne bir kap su koydu. bir saksağan geldi önce. sonra bir kedi. su bitti. a. kabı tekrar doldurdu.
“şimdi sıra serçelerde” dedi, “en narinler en son gelir”.

uygar asan

1 Mart 2011 Salı

2 Nano Öykü

holivud


baba iyi huylu bir vampir. anne bir viking.
çocuğu bir kızılderili kabilesi büyütüyor.
filmin bir yerinde, çöl yaratıklarıyla yaptığı
savaştan dönen kahramanımız ormanda
yaktığı ateşin başında şunu soruyor:
"kimim ben?"

daha neler!



hiyerarşi

oleg kulik’i, endonezya’da aylığı 5 dolara gemi
sökme işine soktuk, “köpek gibi çalışıyorum”
diyor gelen kartta.
orlan da kuma gittiydi iran’da bir imama.
terini silmek için açınca yüzünü sokakta
dayak yemiş kocasından; ertelemiş şimdilik
ameliyatını.
“sırtımda çip çıktı sandım ilkin” diye yazmış
stelarc. keneymiş meğer, kırım kongo.

- hiyerarşik bir konuşma bu!
- olsun.


Uygar Asan


holiwud, malone 8, temmuz 2008’de;
hiyerarşi, malone 4, haziran 2008’de
'asgar tunç' ismiyle yayımlanmıştır.

20 Şubat 2011 Pazar

3 Nano Öykü II

cevap


“neden çekip gittin” dedim. “zamanıydı” dedi. sekiz aydır
görüşmemiştik.“geri dönmek için hiçbir nedenim yoktu”
dedi kafenin kapısına yakın. dışarıda kaldırımda biri bekliyordu.
hiçbir zaman hazır cevap olamamıştım.



tayin

a.
arılara takmıştı babam, sonunda getirip 6 kovan koydu bahçeye.
tayinimiz çıktı dün. annem ilk iş kovanları sattı. geçen hafta ilçeyi
ziyarete gelen bakanın çocuğunu sokmuşlardı.

b.
kızağımla kayarken kaz yetişip bacağımı ısırdı. altındaki demirler
paslanmış. arıları alan adamın benim yaşıt çocuğuna gitti kızak.




kiç

                                                     (sanat tarihine katkı)


bir ege ilçesinde (hâla) yaşayan ve artık kim gösterdiyse
karşılaştığı bir picasso reprodüksiyonuna bakıp da on dakkada
yaparım ben bunu diyen zatın dandik resimleri.

dilek 1:
bir gün bir türlü yapılamayan o mahkeme günü gelirse
bunun da hesabı sorulsun.

dilek 2:
artık hangi gönüllü kuluna aldırıyorsa, bu zatın malzemeleri
bittiğinde resim malzemeleri satan yerler, boyamız da
fırçamız da tuvalimiz de kalmadı desinler.



Uygar Asan

cevap, malone 1’de (mart 2008)
tayin, malone 2’de (nisan 2008)
kiç, malone 7’de (eylül 2008)
'asgar tunç' adıyla yayımlanmıştır.

13 Şubat 2011 Pazar

3 Nano Öykü

kayıp

                                                            Gregory Palfi’ye


bir kurbağa. suyun dibinde kaç zamandır duran bir ceset.
büyük bir balık gelip yutuyor kurbağayı. 3 çocuklu adamın
savurduğu oltanın iğnesi suya düşüyor. büyük balığın
kurbağa yiyememiş arkadaşı yutuyor zokayı.

     adam:
çok lezzetliydi.

     kadın:
hımm.....yarın yapıcam artık mezarı.
hiç olmazsa bir yeri olsun kardeşimin.




kış


a.
“güvenebilir miyim sana?” diye sormuştu, tekneler açıldıktan
sonra beni içeri aldığı ilk gün.

b.
kaç mevsim geçti, ben her sabah onda.

c.
karlı bir fırtınayla geldi kış. bir tekne geri dönmedi o gün.

ç.
sonraki her gün ben onun bahçesinde, pencerenin altında;
o kıyıda gözleri ufka çakılı.
ölümü bekledik, geleceğimizi kuracak.



tek palto

birimiz evde kalıyor soğuk havalarda.



Uygar Asan

kayıp/malone, 3, mayıs 2008;
kış/malone, 6, ağustos 2008;
tek palto, malone, 1, mart 2008’de
'asgar tunç' imzasıyla yayımlanmıştır.

6 Şubat 2011 Pazar


nod


a. kıştı. yırtılıyorduk …

b. incinmiştik. akıp duruyorduk kendimize.
    üşüyünce donuyorduk …etlerimizi çatlatıyordu buz.

c. konuşamıyor, denersek çoğalamıyorduk.
    biz hep aynı yerde oluyorduk. her şeyi biliyorduk.

d. dip sesleri müziğimiz oluyordu. her anı için bir çubuğa
    bir ip bağlıyorduk. sonra, odalarda mor ipler bağlı
     çubuklar buluyorduk.

d. kanıyorduk. her kendimize sürtünüşümüzde …

e.  ince bir boruda suyun akması oluyor, boru genişleyince
    soluk alıyor, sonra tekrar daralan kısma bağlanıyorduk. 


   SON SÖZ :
   adagio di molto
   morun pizzicatosu
   

uygar asan


“nod 2” ismiyle  “no 4 “de yayımlandı, ocak 2001
(küçük değişikliklerle buraya alınmıştır)

30 Ocak 2011 Pazar


sessizlik


bırakılmış bir sessizlik (e)tim.
çekip gitti ya bu güneş
işte sıkışık ve emin değil bir dağınıklığım.

diyesiymiş ki
çürümüşlüğün güç düşkünlüğü.
gün gördürtülmemiş etteki o
morluk. yanık kokusu.anlık
parıltılı cilalı mış gibinin ömür
süren miş parlaklığı.
uzun sürmüş yıvışıklık işte…

         salyalı koro : peh hışırtı !

peh hışırtı ! ymış.
nerede bu güneş
neden evlere kaçıştı(m) hayat ..!



SON SÖZ :
bir parabolü çokun zorlası keserse
kim talip o kanlı alanın hesabına…



uygar asan
2007

ilk kez “no edebiyat 3”de yayımlandı, mart 2008
buraya bazı değişikliklerle alınmıştır.

23 Ocak 2011 Pazar

ışığın değişmesiyle uzayacak gölgenin
şimdisini sahipleniş


doku(n)ma çabaları, koklamalar, çırp(ın)malar,
zaman(l)a kayışlar, ele geç(mey)eceğin düşü,
kendine dol(an)malar, iktidar’sızca denizi
öteleyen dere(ler), sığlıktan kaçmış otlar,
şimdi’de, şimdi’yle, şimdi’ye tırtık(laşma)lar…

insan tökezleyip düşmez mi, incinmez mi hiç et,
durup dinlenmek istemez mi, yılmaz mı, kaçtığı
burnunun dibinde bitmez mi, geçtiğini zannettiği
bir yol ağzına geri dönmez mi, susamaz mı,
koşası gelmez mi arada bir, ansızın bastırıveren
bir siste yittiği hiç olmaz mı…

            -ne olacaktı ki başka…


uygar asan

16 Ocak 2011 Pazar


sıcak toprak


daralıyor, genişliyor. daralıyor, genişliyor
odalar buruşuk, toprak sıcak. duvarlarda tanguy.
varese biliyor.


rüzgâr çıkıyor. dinsiz bir çello süiti giriyor kadraja.
çevirip başlarını başka bir yöne,
“işte çölün ardına açılan kapı” diyorlar.
”elişinden bir kolaj bu” diyorum,
gülüyorlar.


güneş yakıyor. iskelede birkaç tahtada bir bir boşluk,
aritmik. sessizliğin buna denk düştüğü bir    solo kuruyorum;
akıp gitsin diye duvarlardan bu kum kokusu.



SON SÖZ :
çöl nefese yapışır. iki kaşık gelir tokmak olur, pelteye döner et.
sürgününe çıkar pul koleksiyoncusu.
kalan duyar mı kapıyı.


uygar asan


















 girdap

                                                richard serra için



boz haritalar. çıkmaz sokaklar. yalan yanlış yorumlar.
oldurulmamışlar. etin susturul(a)mayan böğürtüsü.
üstümüze sinmiş yangın kokusu.

nedir bu su. yani kimdir işte bu su.

kim kimin duvarı. ne zamandı ilk çarpma.
kılcallarda ark atlaması. şişen düğümler.

nasıl çıkılır kapandan.
yani nasıl boşal(tıl)ır kanla
dolu bu kâse.
girdap.

nefes al. ver. al. ver. hala yanıyor kaslar.
mevsim de kış.
girdap.



SON SÖZ :
gittikçe arsızlaşıyorlardı. kendimi
öldürerek onlara bir ders vermeye
karar verdim.


uygar  asan

ilk yayımlandığı yer:
no edebiyat, sayı: 3, mart 2008
küçük değişikliklere uğratılarak buraya alınmıştır…

9 Ocak 2011 Pazar

entropi a
cut up / logos

a.
savaş sürüyor. sis soğuk. uykum yok. kazanmak benim umurumda mı.
bazen evet bazen hayır. rüzgâr çatır. cesedim şurda burda.

1 tekila, ½ bira, bir tekila daha, sonra biranın kalanı.
her şey derinlerde gömülü diyen gelsin şimdi.

kural 1.
herkes şüphelidir.
kural 2.
biri ‘dün’ diye başlıyorsa lafa, kendini sakın.


            a1.
            mono logos 1:
            yitmişsin de haberin yok.


b.
çaaat. elektrikler gidiyor. canlı sanki de,  gidiyormuş. bir de ‘ler’ yani.
bereket şimdiki sigortalar otomatik. eskiden (kural 1) bazen gerekirdi de bozuk para koyardım
sigortanın dibine. malum, para elektrik geçirir.
paranın işkence aleti potansiyeli.


c.
part mı önemlidir feldman mı. tabii ki feldman. part gitsin allahının dizinde otursun. benim allahım yok.
iki şey için bu satırlarda o:
alina bir, britten için yaptığı iki.
yani sus sus nereye kadar.


            c1.
            mono logos 2:
            n’oldu şimdi bunları dedin de.


ç.
her kapalı sistemde karışıklık zamanla artar,
termodinamiğin 2. yasası.


            ç1.
            duo logos 1:
            A- onun öldüğüne sevindin mi?
            B- evet.
            A- benim için fark etmiyor, eskisi kadar yalnızım.

           

d.
yol kenarında piknik. çok sonra anladım neden ‘içi boş’un kullanılmadığını. içimde kalmasın
bari şunu da söyleyeyim:
ya ben çok üzülüyorum stirner’in sonuna.

         
            d1.
            duo logos 2:
            XX- yapısal zaaf işaretleri gördüm mekânda.
            XY- hepimiz öyle.



e.
tekrarlanan yapıları severim, ama şimdi değiştiriyorum:
 “satürn’ün bir uydusunda”  iki dünyalı konuşuyor,
biri diyor ki diğerine, “geldiğin yer kadar kötüsün”.



SON SÖZ:
“bat dünya bat!”



uygar asan
2008

29 Aralık 2010 Çarşamba

yeni bir şey yok

                                                                                        Artun  Yeres’ e


sobanın başında oturuyorduk Josephine’le. yemekten yeni kalkmıştık. odunlardan gelen çıtırtıları dinliyorduk kahvelerimizi içerken. aniden, "ne düşünüyorsun Ed ? " dedi Jo.
"bilirsin" dedim, "aynı şeyler."
"çıkıp yürü biraz istersen " dedi,
"ama biliyorsun yeni bir şey yok ."

Jo evde kaldı. ılık bir rüzgar vardı şehirde dolaşan. bu kaçıncı gelişimiz acaba New-York’a diye düşündüm sigaramı yakarken. her şey sessizlik içindeydi şehirde. loş ışıklarla yıkanıyordu evler, odalar.
nelerin eksik olduğunu biliyordum bu evlerde; kendi yaşantımdan.


rüzgar bacaklarıma bir gazete parçası doladı. günün tarihine baktım. 22 ağustos 1942.
sonra sayfadaki sinema ilanları ilişti gözüme.
belki de bir filme gitmeli. arka sokaktaki sinemanın önünden geçerken afişe baktım.
'Malta Şahini' oynuyordu. geçen sene Jo ile birlikte görmüştük. gişede bir kadın vardı,
önünde iki kişi bilet alıyordu.





film yeni başlamıştı girdiğimde. yer gösterici kız yerimi bulmama yardım etti. sonra gidip duvara yaslandı.
filmi seyrediyor mu diye baktım. hayır, başı öndeydi.


içeride sekiz on kişi ancak vardı. hiçbiri de çift değildi. belki de Bogart’ın son filmine gitmeliydim.
neyse ona da Jo ile gideriz diye düşündüm sonra.




rüzgar kesilmişti çıktığımda. gidip bir fincan kahve içmeli. arada bir Jo ile oturduğumuz yere uğradım.
servis yapan çocuk dışında içeride bir kadın ve bir adam daha vardı. ben uç tarafa doğru otururken çocuk adama "sigaranı yakayım mı patron ? " diye sordu. adam sönmüş sigarasının üzerinden tezgahın içerine bakıyordu. belli belirsiz başını salladı : "hayır, bırakmaya çalışıyorum." kadın sağ elinde tuttuğu şeyden çok tırnaklarına bakıyordu. öylesine.


kendime bir kahve söyledim. göz ucuyla onlara baktım. aralarında hiç konuşmuyorlardı. kadının tezgaha dayadığı kolunun adama yönelik yakınlığı, adamın kadınla arasına indirdiği sol kolunun yarattığı samimiyet bana bir çift olduklarını düşündürttü. kahve susatmıştı. bir bardak su içtim sonra.

dönüş yolunda, çocuğun bir ara sarı kapıdan çıkıp geri dönmesi arasında, adamın kadına
"kardeşin olmasa çoktan kovmuştum bu salağı" dediği geldi aklıma.
kadın bir şey söylememişti.


eve girdiğimde Jo ayaktaydı. yemek masasının üzerine Meksika haritasını sermiş yollara bakıyordu.
"uzun bir yolculuğa ne dersin Ed" dedi,
"araba ne zaman çıkıyor tamirden ? "
"bu salı " dedim.
gülümsedi.

biliyorduk. yoktu yeni bir şey .




uygar asan
mart 2003


ilk yayımlanış:
Doxa, Sayı: 3, Ekim 2006

13 Mart 2010 Cumartesi

soğuk

sakalım uzadı, kaşıyınca hışırdıyor. duruyor muyum ben, yoo. tamam.

kanyak iyidir. kanı yakar rahatlarsınız. rahatlamak iyidir.

ağaçlar arasındaki şu kulübe, adalar atlası. su lazım bana. ikindiler lazım.

kızıl yıldız takımı hala var mı; ismi güzeldi.

debelen işte, kanırt yürüdüğün şu taşları, yıkıl.

devam et tiksinmeye sabahlardan. mezarlıkları sev. herkesinki mermer, sevim burak’ınki tuğla.

morton feldman’ ı da sev, erken gitti kardeşim.

konuşmazsam sevmezsiniz siz beni; sevmeyin, yerinizi bileyim.

hem iyidir sizden kaçmak, ayrıca ölümler de iyidir.

herkes bir gün ölmeyecek mi. yetmez mi temiz yaşamak için bu gerçek.

kirlinin biri de utanıp kendini öldürsün be. ama yoo, şehir kontrol altında.


var mı aranızda ‘her şey güzel olacak’ diyen. bir de sorayım tabii ‘ne zaman’ diye.

yok mu.

ne acı.


uygar asan, 2009