2 Aralık 2011 Cuma

YALNIZLARDAN söz etmemiz insanlardan, fazla anlayış beklemektir. İnsanlar, neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır, anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan, tanımaksızın, nefret etmişlerdir yalnız. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın, onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar, patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlardır. Narinliği ve çocuk oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde, yetişkinlerin rağmına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyip de ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar, çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını. Ve o, bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar, yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır. Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten: o, gerçekten düşmanlarıydı çünkü.


Fakat sonra, o başını kaldırıp da bakmayınca akılları başlarına gelmiştir. Bütün yaptıklarının, onun canına minnet olduğunu anlamışlar; yalnızlık kararında onu desteklediklerini ve kendilerinden sonsuza kadar uzaklaşması için ona yardımda bulunduklarını fark etmişlerdir. Ve şimdi birdenbire değişmişlerdir ve sonuncuya, en son çareye, öbür mukavemete: şöhrete başvurmuşlardır. Ve bu gürültü üzerine hemen her yalnız başını kaldırıp bakmış ve zihni dağılmıştır.



Rainer Maria Rilke

Çeviren: Behçet Necatigil
Malte Laurids Brigge’nin Notları’ndan,
Adam Yayınları, 1982,
S. 143-144


















asger jorn
Beckett’in okuma listesinden...



Samuel Beckett’in mektupları, edebiyatçı isimleriyle doludur; hakkında yazdığı yazarlar (Proust), çevirdiği şairler (Apollinaire), takip ettiği yaşıtları (Ionesco), hayran oldukları (Joyce)…
1941-1956 arasında yazdığı mektuplarda adı geçen okuduğu kitaplardan bazıları:


Andromaque / Jean Racine:
“Andromaque’ı yeniden her zamankinden büyük bir ilgiyle okuyorum ve bugünün tiyatrosunun fırsatlarını daha iyi anladığımı düşünüyorum.’

80 Günde Devr-i Alem / Jules Verne:
“Capcanlı bir kitap.”

Şato / Franz Kafka:
“Kendimi öylesine evdeymiş gibi hissettim ki, sanırım okumaya devam edemedim bu yüzden, dava orda kapandı.”

Gönülçelen / J.D. Salinger:
“Uzun zamandır en çok hoşlandığım kitap.”

Düşteki ev / Agatha Christie:
“çok yorgunum Christie”

Effi Briest / Theodor Fontane:
“Dördüncü keredir aynı yerde gözyaşlarımı tutamıyorum.”

Notre Dame’ın Kamburu / Victor Hugo

Gecenin ucuna yolculuk / Louis-Ferdinand Céline

Lautreamont ve Sade / Maurice Blanchot

İnsanlık Durumu / Andre Malraux

Sivrisinekler / William Faulkner

Repeat Performance / William O’Farrell

Yabancı / Albert Camus

Varolma Eğilimi / Emil Cioran

628-E8 / Octave Mirbeau


çev.: a.s.














 asger jorn, 1956
André Breton’a mektup
(18 Ağustos 1917)
Jacques Vaché



….Ve bir de,

SANAT yok ki -O yüzden onun hakkında konuşmak da boşuna- ama! insanlar sanatçı olmaya devam ediyorlar -çünkü durum bu ve başka bir yol yok- peki şimdi ne diyeceğiz?

Yani biz SANATI sevmiyoruz ve sanatçıları da ( Apollinaire’den sonra) VE ŞAİRİ ÖLDÜRMEK DOĞRU! Her neyse, bir damla asit ya da eskimiş lirizm yumurtlamak zorundaysak bunu hızlıca yapalım çünkü lokomotifler hızlı gidiyor.

Modernite bu durumda değişmez ve her gece öldürülür. Mallarmé’yi yok sayıyoruz ama kibarca -ama o ölü- Ama artık Apollinaire’i tanımıyoruz ne de Cocteau’yu -Çünkü- Biz onların sanatı, çok bilerek yaptıklarından, romantizmi telefon kablosuyla kabaca düzelttiklerinden ve dinamoyu bilmediklerinden şüphe duyuyoruz. YILDIZLARın bağlantısı yine koptu! -bu yorucu- ve bir de bazen çok ciddi konuşmuyorlar mı! İnançlı adam tuhaftır.

AMA ZATEN BAZILARI BÖYLE DOĞMAZ MI...

İşte -hep sürüp gitmesine izin verdiğim iki yol bildim- Az kullanılan kelimelerden oluşan fantastik çarpışmalı kişisel bir duyum oluştur- çok sık da değil, bunun yanı sıra gerektiğinde duygu açıları, temiz duygu kareleri çiz, tabii-

Biz mantık- Dürüstlük çelişkilerini gerektiğinde de bırakmalıyız- herkesin yaptığı gibi.



Çeviren: Anita Sezgener


















asger jorn, guillaume appolinaire












louis aragon, 1924

not:
aragon'un suicide'ını bize ileten yusuf çalık'a teşekkürler...















asger jorn, 1966
Karşılaşma



Doğuştan gelen istidat. Bükülür. Pıhtı gözler, ışık gözler . Birbirimizin gözbebeklerine bakalım. Sakın. Saçılırız, öp! Titreme. Dün Datça’da seni gördüm. Şimdi neden? İzmirnadayız. Tuz ve bıçak. Saf bıçak. Çivi ile mıh. At. Terki. Uçalım ölü Deniz’e . Lucifer hemen gel. Beyaz Sızla. Naz zulmeder mütenahi. İngiliz anahtarı. Telefon. İz. Yıldızlı.
Naz, bendeki melek uyuyor. Lucifer Lucifer. Geçtim gözlerimden kayıkla. Bayan Anita merak merak. Melek . Tüylü şeyler. Krater göllerinde balıklar. Sekerek sekerek. Fasikül. Etek. İki fasikül. Bluz. Nereye giden kompartıman. Sakın ama sakın Kontesi uyandırmayınız. Zümrüt seyrek zümrüt göze değer. Ren gecesi. Gökler yanıyor. Akıyor, sana söyledim ve bana hayat verdin. Hayatım yoktu. Verdin. Verdiniz kontes. Put. Nur. Ay. Gri. Mavi. Grimavi, ört. Örtbas edilmiş. Ay. Nur. Bıçkın Kütahyalı, çarık, şalvar, gideyaza, gelikdura.r. R.r.R. Çukur. Refrigerator. Martini. Mezra. İpek. Naz ipeği. Naz’ın ipeği. Nazipek . İpeknaz . Çim kelebekleri beyaz çim kelebekleri. Kudüs. Çağıyla gelecek süt liman kırk yıl belki de yırk yıl yal. Girit, Girit. Aşkımın peşinde rüzgârla. Esther. Perhiz. Efraim. Bay uzun kulaç atar. Tilki. Baba soyundan gelenler. Armut. Belki de armıt. Ay seyreldi. Fatimi. Fatıma. Dokuz. Cezanne. Cesur dağ.
Dürr-i naz. Dürnaz. Kaftan. Yahut ibrişim. Atlas mı? Yok artık. Kışırtılı beyaz yelkenler bak uzakta Simi’ye doğru. Sömbeki’ye doğru tek beyaz kanadı evrilerek kun olmuş. Bana sorma! Öp! Titreme.



Serdar Koçak
Yayımlanmamış “Hayat Defteri”nden


















asger jorn, lithograph, 1967
Trieste’ye bir Serdar Koçak



dostum Serdar’a dedim basit şey öldürür. mesela saksağan. basit bir şey olmadığından dedi. ucundan kenarından bitirim bi ölüm. basit şey: mesela mavi öksürük. öksürünce sarsılan temizlik dedi. saksağan bu bakın dedi akıllıdır bütün suyu kendine içiyo öbürlerine kalmıyor dedim basit bir şey yoktur der gibi kaldı.
datçanın bademi dedi sustu sonra. bilir maviyi de şiirlerini bahçıvana okuttu ne de olsa datça küçük yer. Serdar azcık rahatlayınca basit şeyler onu unutur ama.
‘Ben Napoli Radyosu’ boşluğa atılmış voltadır, volta atarak okunur. o radyo hâlâ konuşur. bilinç akışımızı akışlatır.
‘Trieste’ye bir Komün’ evin en arka odasında sesli okunmalı ve heceler yuvarlatılmalıdır. “yapıtım eklektik tamdan eksik tama bir gidiştir” diye yazar, çın.. çın sesi her kitapta vardır. ‘Tanrı ve Tanrıçalar’da özellikle.
tanrıçalar tanrıça olduklarına gülümserler Serdar’ın annesi koltuğundan düşer inancı tam diyedir Serdar inanmaz, onun doğrusu başka. alkışsızdır Serdar. neden sizden değildir, Mesudiye’deki köylülerledir. geçmişindeki halıları anlatmışmıdır ki onlara?
Seyhan yaşasaydı kavga etselerdi isterdi. ‘seyhan yazdı’yı yazdı. (henüz yayımlanmadı) ölebilmemeyi yazdı. sonra portakal mı düştü uykusundan ne, uyandı resimli. Zem şehri’ne. “evde kalemtraş varsa durum iyidir…” dedi sessiz. katre kimdi merak edeniniz mutlaka vardır. meyledenlerin Zem’e yolculuğudur vardı. n’lerin ortasından geçiniz basmayınız vardı. dereağzında eski çayın tadı yok. büyük bir sahanın ortasında golsüz kalınınca Serdar oraya gol koyar. sizden habersiz. kendi içinin dışında oldu mu şiir oldukça ciddidir. kahve suyu hazır olunca Serdar sigarayı bırakacak, bunu sadece Yemliha biliyor (henüz siz bilmiyorsunuz)
“şair birkaç metre yakını içinde her şeye birden bakar…”
bakar ve son yazdığı şiirlerinden birinde ne der:
“yazmazsam dünya yoktur
uçurum kardeş değildir
telefon etmem suçtur
ilaçlarımı düzenli kullanamam
katlanıp her türden tehlikeye
yazmalıyım ölebilene dek.”


Anita Sezgener














 asger jorn, lithograph, 1964
soğuk 9



uyku gelir. telefon gelir. kim bakacak şimdi. kimse. kendimi tüketiyormuşum; ne yapsaydım yani. sabah gözler buğulu. çaaat! yumurta düşer.düşerse düşer, kapıyı kimse çalmaz ama, uydurma! dağıtma, sızlanma, yalvarma, düşme, kendini kırma, ağlama! aslında yani ne halin varsa gör!

çarpma işte şu duvara dedim. elli kere söyledim, kendime de söylemedim mi? beton bağımlılığı, ha ha!. şimdi ben olmak var tunne.
marmara’nın evinin önünden geçtim, kapıyı çalmadım. siz hiç 5. katın balkona çıktınız mı? çıksanız içiniz acır. duyuşuna aşinayım diye onun hayatına sızacağım mı sandınız; ancak kendine bi hayat kuramayan başkalarının hayatına sarkar. ben hiç öyle biri olmadım söylemem lazım. açmak istediğim telefonlar oluyor. olmuyor mu? oluyor. hissediyorum, beni anıyor, yan yana gelsek yaralarımıza üflerdik. kendimi tutuyorum. yok, hem çok geç! rüzgar şimdi başka kumu kaldırmakta. kimseyi şimdi yarama üfleyen rüzgar yapamam ben, altında kemiklerim takırdar. şimdi görmeyen sonra görür, o yüzden hayır!

bi de herkesin derdi beni gerdi cümlesi var. toplum bireyden daha mı önemlidir diye sormuştum on yıl önce; vaaay sen misin bunu soran hem de şu haline bakmadan ha? sanki dünyanın en ayıp şeyini sormuşum gibi, telefonlarım çalmaz oluverdi. bi de şu halim ne demekse. hiçler. şimdi ikisi devletle el ele. sıra üçüncüde, yakında gelir haberi. dördüncüsü karısını dövüp duruyor hiç içeri almıyorlar.beklediğim telefon başka. karıştırmayın. hani şu benim geç geldiği için açamadığım, yine gelsin dediğim; bir dilek işte. lacan dedi ki toplum bireyden daha önemli değildir, daha önemsiz de değildir ama; hepsi bu yahu.bi daha yazayım, hepsi bu! kuduzlar, ben ölürsem toplum mu ölür, ha? karıştırıyorum sanıyorlar, yok öyle bi şey. bastırdıklarınızı okuyorum ben sizin. utanmadan bi gün biri sofrada “varlık en karanlık kavramdır” diyen heidegger’den alıntı yaptı. olamaz, bi insan bastırdıklarını böyle zavallıca mı entellektüelize eder, hiç mi bi şey anlamadın salak. nedir şimdi bu çarpıtma. bırak onu, şu zavallı ah.so. bir arkadaşın görüp okumadığı bi şeyi üzerine karşı tarafa “duyduğum kadarıyla kötüymüş” diye yazabilmiştir. hani şu acıklı toplumun top ten enteli. böyle ‘bilgi sever’ olunuyor işte, yutturur tabii bu sığlıkta. çok sonraları biri bi gün dedi ki “ah, nasıl sorunlu o zavallı bi bilsen!”. “bir gün senin günlüklerin de yayımlanır da herkes öğrenir durumu”. “ama” dedi sonra, “ölümünden sonra yayımla o sayfaları lütfen de cevap bile veremesin: intikam!”

bu çocukluk yaralarıyla normaldir bu donma. iyi de bu kelimeyi tanımlayın diyorum, çıt yok.
yahu, tanımlayın şu ‘normal’ kelimesinin anlamını diyorum, duymadınız mı? çıt yok!

senin vücudun güzel dedi bana, sonra öptü beni. ben de seni öpersem bu duygularına karşılık vermek anlamına gelir mi diye sordum. o bi şey demedi, ben de öpmedim. karışmayan iki su. oysa vücudun güzel demesini sevmiştim. olmasa n’olur ki, o da ayrı tabii. birine iltifat ettin mi hemen seni hayran kitlesine davet edenlerden biri değildi o. ben de değilim. insanı duygularına karşılık vermek anlamına gelmeden öpemez miyim ben yani diye düşündüğüm oldu sonra, ne bileyim ya!...

robert ryman bi gün maleviç’e rastlar. bu “düğün”dür, çok açık. işte bu anlamda kaç kişinin hayatında düğün vardır ki? ben ölürsem yoksa siz mi ölürsünüz? ölmezsiniz. siz biliyor musunuz bu arada mezarlık fiyatlarını. somut konuşun ölüme dair dediydim, aman dedilerdi çok karamsarsın. sizin aydınlığınıza tercih ederim gerçeği diyecek olduydum ben de, gene aynı şey, bi daha aramadılar. salaklar, sanki ölmeyecekler!

yani şiiiiimdi bu ne tür bir eziklik yarattığınız. leke gibi bir yük.benim hiiiiiç evim olmadı. hani çoooook yağar derler ya londra’da yağmur. ben şimdi kalkıp yerleşsem londra’ya hani işte yunmak için, içimdeki cesettttte yıkanır mı, sanmam. laf işte.

kendimi hiç evden çıkartmadan kendime sürdüm.
içtim, kanım yandı. duvara baktım canım yandı.
uzakta biri beni andı.


uygar asan
yaz, 2011


















asger jorn, 1956

2 Kasım 2011 Çarşamba

Fiil listesi toplaması:
Kişinin kendisiyle ilişkisel aksiyonları



yuvarla(n)mak
kırış(tır)mak
katlamak
saklamak
kıvırmak
kısal(t)mak
bükmek
benek benek olmak
buruş(tur)mak
kaz(ı)mak
yırtmak
yontmak
ayırmak
kesmek


Richard Serra, 1967-68

çeviren: u. a.


















agnes martin
üçüncü


                                              e. levinas’a




çiğ adam çiğ kadın’la bun

serbest sır t ları

sesin sesi vurmamış tım

(gnothi s'auton)

yünler aşağıda eğrilmiş

kar havasında ılık

söylenmiş’i olan

söylemeyi çiğnemiş

üçüncünün yüzünde

pıs..











çiğin yanıklığını

etiğinden bir burnun

(meden agan)

'

'



var’lık’tan başka türlü

meşru’yu kemikleşen

üçüncü’nün yüzünde

adaletiyle

pıs..





o

tekil

başkası’na karşı

sorumlusonsuz

tım.



anita sezgener


















agnes martin, 1962
hades

yazmazsam dünya yoktur
uçurum kardeş değildir
telefon etmem suçtur
ilaçlarımı düzenli kullanamam
katlanıp her türden tehlikeye
yazmalıyım ölebilene dek


saplanır dama kılıçlar bedenime
zamanlar hücum eder zihnime
bütün hayal benler karışır sonra
sesler korkunçtur hepsi
kağıdı yavaş kaldır yavaş
saldırır kalbine kan akar


serdar koçak


















agnes martin, 1960
soğuk 11.

çimenlerin üzerindeki bir taşın yerini değiştirdim, eski ize de sesimi çıkartmadım. su geldi geldi taşın yanından dolaşıverdi. gözleri birbirine çok yakın biri durup selam verdi. kucağında ağır bir tüy. telefon çaldı. zamansızdı. yine de sevindim. dışarı çıktım. dolmuşa bindim. dolmuş durdu. inmeden son anda parasını ödeyen bir adam vardı. kadın yanında bekledi inmedi. ben bunu güçsüzleştirmeye değil sevgiye yordum. internet kafeye gittim. asma katta biri vardı. acaba şifrelerimi görüyor mu diye yer değiştirdim. yan yan bakındım yukarı. önündeki bir şeyleri tamir ediyordu. beklediğim gelmemiş. yoruldum. iki sevgili erythrai fotoğrafları paylaşmışlar. tarihe baktım benden bir gün önce. olsun dedim, gecikmek hiç gelmemekten iyidir. bu cümlemi erotik buldum. çıktım. neden diye düşündüm yolda heteroseksüel çiftlerde erkekler kadınlardan 4-5 yaş daha büyük olur. kadınlar ortalama 4-5 yıl daha uzun yaşar oysa. bu kadınların son 8-10 yılını yalnız yaşayacakları anlamına gelmez mi. heteroseksüel bir çift aynı yıl ölmek istiyorsa kadın 4-5 yaş daha büyük olmalıdır. svetlana boym’un yaşına baksaydım keşke internet kafedeyken diye düşündüm. internet pişmanlığı. dolmuşa bindim. dolmuşçuların müziği arabeskten arabesk popa kayıyor son on yıldır. son kuşak arabeskçiler ölünce geriye sadece arabesk pop kalacak. sonrası da pop. bu hızla ilk yerli xenakis’i 2150 yılında dinlemek mümkün olacak. hayatın kısalığına üzülüyor insan. ben göremeyeceğim. olsun diyelim. demeyip ne olacak.

eve geldim. a. şiir okuyordu. kavak mı güzeldir söğüt mü diye sordu. söğüt dedim. bence de söğüt dedi. gerekçelerimizi konuşmadık. açık. koltuğumun altını öpsene dedim. güldü. sevindim. kalktı kapının önüne bir kap su koydu. bir saksağan geldi önce. sonra bir kedi. su bitti. a. kabı tekrar doldurdu.
“şimdi sıra serçelerde” dedi, “en narinler en son gelir”.

uygar asan


















agnes martin, 1963
Gece Uçuşu


Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.

Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.

Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.

Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.

Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.

Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.

Çocuğun öksürüğü var
Üzülüp duruyor baba
Aralıksız vınlayan motor.


Yamamura Jun, 19 yy 
Çeviren: L. Sami Akalın


















agnes martin

1 Kasım 2011 Salı

BOK KÜLTÜRÜ – KUTSAL BOK (1979/1980)
Friedensreich Hundertwasser


* Uygarlığın çöküşünün asıl nedeni üzerine konuşmak istiyorum.

* Bitkiler dünyası, insan yeryüzünde yaşayabilsin diye çamuru, zehirli maddeleri bir humus tabakasıyla, bir bitki örtüsüyle, bir oksijen tabakasıyla örtebilmek için milyonlarca yıla gerek duymuştur.

* Ve bu nankör insan uzun süren bu kozmik çabayla üstü örtülmüş olan çamuru, zehirli maddeleri yeniden üst yüzeye çıkarıyor.

* Böylece, sorumsuz insanın işlediği suçla, dünyanın sonu tüm zamanların başlangıcı oluyor. İntihar ediyoruz. Şehirlerimiz kanser dokuları. Yukarıdan bu tam olarak görülüyor.

* Bizde yetişeni yemiyoruz da, uzaklardan, Afrika'dan, Amerika'dan, Çin'den ve Yeni Zelanda'dan yiyecek getiriyoruz.

* Boku korumuyoruz. Dışkımız, kendi atığımız, çok uzaklara atılıyor. Böylelikle nehirleri, gölleri ve denizleri zehirliyoruz; ya da onu son derece karmaşık, pahalı arıtma tesislerine gönderiyoruz, nadiren de merkezi gübre fabrikalarına, ama şöyle ya da böyle kendi atığımız yok ediliyor. Bok, asla tarlalarımıza geri dönmüyor, asla yiyeceğin geldiği yere de dönmüyor.

* Yemekten boka giden çevrim işliyor. Bok'tan yemeğe giden çevrim kesintiye uğramış durumda.

* Kendi atığımız hakkında yanlış bir kanaatimiz var.

* Hijyenik bir davranışta bulunduğumuzu sanarak sifonu her çekişimizde, kozmik yasalara karşı geliyoruz; çünkü aslında bu allahsız bir eylem, ölümün taşkın bir hareketi.

* Helaya gittiğimizde, kapıyı içerden sürgülediğimizde ve bokumuzu su dökerek ortadan kaldırdığımızda, son darbeyi vurmuş oluyoruz. Neden kendimizden utanıyoruz ki? Korktuğumuz şey nedir?

* Bokumuzun daha sonraki akibetinden, azraili görmüş gibi kaçıyoruz. Klozet deliği gözümüze ölümün kapısı gibi görünüyor: buradan derhal uzaklaşmalı, çürümeyi ve kokuşmayı hemen unutmalı. Oysa durum tam tersi.
Yaşam ancak bokla birlikte başlar.

* Bok, yemekten çok çok daha önemlidir. Yemek kitlesel olarak çoğalan, niteliği azalan ve yeryüzü için ölümcül bir tehlike haline gelmiş olan, bitkiler alemi, hayvanlar alemi için, su, hava ve humus tabakası için ölümcül tehlike oluşturan bir insanlığı korur sadece.

* Oysa bok bizim yeniden dirilişimizin yapıtaşıdır.

* İnsan düşünmeye başladığından beri ölümsüz olmaya çalışıyor. İnsan bir ruhu olsun ister. Bok bizim ruhumuzdur. Bok sayesinde hayatta kalabiliriz. Bok sayesinde ölümsüz olacağız.

* Ölümden niye korkuyoruz ki? Kimin bir humus helası varsa, ölümden korkusu yoktur, çünkü bokumuz yeniden doğuşumuzu olanaklı kılar. Eğer tanrının ve yeryüzünün hürmetine, bokumuzun değerini bilmez ve humusa dönüştürmezsek, bu yeryüzü üzerinde varolma hakkımızı yitiririz.

* Yanlış hijyenik kurallar adına, kozmik özümüzü yitiriyoruz, yeniden doğuşumuzu yitiriyoruz. Pislik yaşamdır. Steril temizlik ölümdür. Öldürmeyeceksin, oysa biz tüm yaşamı zehir ve betonla sterilize ediyoruz. Bu cinayettir.

* İnsan yalnızca bir borudur. Bir yandan şeyleri içeri verir, öbür yandan onlar hazmedilmiş olarak çıkarlar.

* Ağız öndür, kıç arkadır. Neden? Tam tersi olmalıydı. Yemek yemek niçin pozitiftir?
Bok niçin negatiftir?

* Bizden dışarı çıkan bir çöp değildir, dünyanın yapı taşıdır, bizim altınımız, bizim kanımızdır. Dolaşım çılgınca kesintiye uğratıldığı için, kan kaybından ölüyoruz, uygarlığımız, dünyamız kan kaybından ölüyor. Sürekli kan kaybeden ve yerine yeni kan koymayan biri, kan kaybından ölür. Freud rüyaları yorumlarken, 'bok altının sembolüdür' dediğinde haklıydı. Şimdi bunun bir rüya değil, gerçeklik olduğunu saptamalıyız.

* Pasolini'nin bir filminde oyunculara bok yedirmesi, bu dolaşımı tamamlamanın bir sembolüydü,
ümitsiz bir hızlandırma isteğiydi.

* "Arkadan" dışarı çıkana da, "önden" içeri girene duyulan sevginin aynısı duyulmalı, ayrılan zamanın aynısı ayrılmalı ve gösterilen özenin aynısı gösterilmelidir.

* Yemek yenilirken yapılan törenin, masayı örtme, çatal bıçak kaşık, çin yemek çubukları, gümüş sofra takımları ve mum ışığı gibi, aynısı yapılmalıdır.Yemekten önce ve sonra sofra dualarımız var. Sıçarken kimse dua etmiyor.

* Tanrıya, topraktan gelen günlük ekmeğimiz için dua ediyoruz ama bokumuzun yeniden dönüşmesi için
dua etmiyoruz.

* Çöpler güzeldir. Çöplerin sınıflandırılması ve yeniden çevrime sokulması sevindirici bir etkinliktir.

* Bu etkinlik bodrumlarda ve arka avlularda, gübreliklerde, tuvaletlerde ve helalarda gerçekleşmez; yaşadığımız yerde, ışığın ve güneşin olduğu yerde, oturma odasında, mutena mekanımızda gerçekleşir.

* Atık diye bir şey yok. Çöp yok.

* Humus tuvaleti bir statü sembolü.

* Bilgeliğimizin ve kendi atığımızın yardımıyla, ağacın büyümesi ve meyve verecek olgunluğa erişmesi gibi, bokumuzun humusa dönüşmesine tanık olma ayrıcalığına sahibiz. Kendi evimizde, kendi evladımız gibi.

* Homo – humus – humanitas; eş kökenli üç yazgısal sözcük.

* Humus gerçek kara altındır.

* Humus'un iyi bir kokusu vardır.

* Humus kokusu tütsü kokusundan daha kutsaldır ve tanrıya daha yakındır. Yağmurdan sonra ormanda gezintiye çıkan, bu kokuyu tanır.

* Elbette çöp tenekesinin, konutumuzun ortasına gelmesi ve humus helasının en güzel yerde, baş köşede olması biraz acayip bir şey.

* Fakat tam da bu, toplumumuzun, uygarlığımızın, yaşamda kalmak istiyorsa yapması gereken geri dönüşümdür.

* Humus kokusu tanrının kokusudur, yeniden dirilişin kokusudur, ölümsüzlüğün kokusudur.


Almancadan çeviren: Mustafa Tüzel
Kaynak: Hundertwasser, Schöne Wege, Gedankenn über Kunst und Leben,
Münih 1983


















agnes martin, sea, 2003

2 Ekim 2011 Pazar

ÇEŞİTLEMELİ KORKU


             Beş Ses İçin Metin

     BİLGE KARASU



“Bağlaç” olmakla kalacağını sanan dosta



Bir tüy,
bir telek
          bir dal-
          gın ku-
          şun ar-
          dında
          bırakı-
          verdiği
                    havadan o-
                    luşmuş gi-
                    bi yumu-
                    şak,düşen,
                    yere doğru;
         bir tüy,
         bir te-
         lek,

bir yap-
rak
         bir güz
         dalın-
         dan
         kopmuş
         kopu-
         vermiş
                     sarartılı
         bir yap-
         rak, ye-
         re de-
         ğince
         kimse-
         nin duy-
         madığı,
                     yeri, taşı,
                     toprağı ba-
                     ğırtmamış,
                     incitmemiş
         bir tüy, bir telek,
         bir güz yaprağı

gibi düşmüş yerleşmişti içi-
me
                     içerime,
                     gönlüme,
                     etime
k    o    r    k    u
                                       BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME

Karınca-
lar gi-
biydim,
            düş ka-
            rıncaları,
            ozan ka-
            rıncaları
            gibi

                     çıdam1ı ka-
                     rıncalar
                     gibiydim,
                     çıdamlı,
                     dümdüz
                     uzanan
            uçsuz
            bucak-
            sız

engebesiz      bir      düzlükte

                                        ÜSTÜME BİR ÇIĞ GİBİ GEL-
                                        DİN KENDİNE KATTIN BENİ
             gözü, a-
             yağı, bir
             yerlere
             takılma-
             dan
                     hiçbir şeye
                     yönelme-
                     den
             dümdüz
             uzanan
             bir top-
             rakta
                     çıdamla

              y    ü    r    ü    y    e     n
              karınca-
              lar gi-
              biydim.
              d  u  y  d  u  m   s  e  n  i,
              ö  l  d  ü  m   s  e  n  i!

                                             SENİ       SENİ       SENİ
                                               :   SENİ    :     SENİ     :
                                            gördüm - : - duydum - : - - :
                                                  yaşadım  -  -  öldüm  -  :

yürü-
mekten
başka
bir şey
bilme-
yen
             nereye,
             niye, ne-
             ye gitti-
             ğini bil-
             meyen
                        bir yere
                        gittiğini ol-
                        sun bilme-
                        yen
             ozan karıncaları
             g i b i y d i m
             çıdamla
             yürüyen

                        bu düzlük-
                        te, engebe-
                        sizlikte.

                                           SENİN YANIMDASIZLIĞIN BİR
                                           SİLİK SUSKUYDU, GÜNSÜZ KA-
                                           RANLIĞIMIN KESER AÇARDI K
                                           PISINI, SESİN, YÜZÜN, YÜRÜMEN

              Nereye
              gittiğini
              gene bil-
              meden

                        bir yere
                        gittiğini ol-
                        sun gene
                        bilmeden
çıdamı
da, yü-
rümeği
de unut-
muş
b  i  r    b  ö  c  e  ğ  i  m    ş  i  m  d  i
               çılgınca      dönenen
                                durduğu
                                yerde.

Görün-
mez en-
gebeler
örüldü
              çepeçev-
               re

çevrem-
de
k  o  r  k  u  d  a  n

                                          BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
                                          KENDİNE KATTIN BENİ, YUVAR-
                                          LANDIK BİR SÜRE

Zeytin
gövdele-
ri gibi-
yim
şimdi
              topra-
              ğım   is-
              ter  al,   is-
              ter   boz,
              ister   ka-
              ra,

burul-
muş er-
keklik-
ler gibi-
yim
a  c  ı    i  ç  i  n  d  e
k  ı  v  r  a  n  a  n

                        Düzlükle-
                        rinde gök-
                        yüzüne
                        uzanıp gün
                        ışığını tit-
                        reştiren,
                        dünyayı
                        düzgün
                        aralıklara
                        bölen
              kavak      duvarların-
             d  a  n    s  o  n  r  a

                                          SONRA

                         suyu ara-
                         yıp bu-
                         lan kökle-
                         riyle, dur-
                         madan bu-
                         danan kol-
                         larıyla

              su   fışkı-
              rır   gibi

                         yeniden
                         toprağa
                         dökülen
                         dallarıyla
                         yeşil yağ-
                         murunu
                         yağdıran
             söğütlerden     sonra,

                                          SONRA
                                          SONRA

yarık
              yarılı
                          yarılmış
                          tahtasıyla
kıvra-
nan
               buruk
                          burgun
               bir zey-
               tin göv-
               desi gi-
               biyim
                          kuytularda,
                          eğimlerde,
               suskun,
                          sessizlikler
                          içinde,   gü-
                          müş   yeşil
                          bir   buğu
                          altında,
                          buruk
b  i  r    g  ö  v  d  e  y  i  m    ş  i  m  d  i
               yemişi
               karar-
               mayan.

                                           SONRA SONRA SONRA
                                           YIKTIK KENDİMİZİ DE

               Kuru-
               yum
                         göğe baktı-
                         ğım yerde,
                buru-
                ğum
                         yere baktı-
                         ğım yerde
                         korkuy-
                         la besle-
                         nerek
korku-
dan!
                                           BEN  ÇIĞ  OLDUM  ŞİMDİ.  SEN,
                                                     kar'ımdaki     taş,     karnım-
                                            E T İ M D E K İ
                                                      daki,    dokumdaki
                                            K A M A

Oysa   korku   kendi   memesini
e  m  e  r  e  k      b  ü  y  ü  r;
               nasıl
               burmalı
               bu me-
               meyi?
nasıl
kurtul-
malı
               nasıl  na-
               sıl  nasıl
korku-
nun   sü-
dü   ol-
mak-
tan?
                                           SENİ          SENİ          SENİ
                                            :      SENİ       :      SENİ      :
                                           yaşadım  -  :  -  duydum - : - - :
                                                öldüm - - - - - - - - - - - - -.
                        Seni yaşa-
                        dım, seni
                        öldüm;
Uçuru-
mun di-
bine
v  a  r  a  m  a  d  ı  m     d  a  h  a
                parçalanıp,   parça-
                layıp   kurtulacağım
                yere.
Bir  tüy,
bir  telek
gibi,  bir
güz
yaprağı
gibi
k   o   p   m   a   l   ı
               kuştan,   ağaçtan,
              yeğnilikle, incele-
              rek,

bağırmadan      korkudan.

                                            ANILARIM SENİN GELECEĞİN OLU-
                                            YOR, GERÇEKLİK DUYUSUNU YİTİ-
                                            RİP, UZAK TAN UZAGA HEP SENİN SİV-
                                            RİLDİĞİN BİR PUS İÇİNDE YAŞAMAĞA
                                            BAŞLADIĞIM ŞUANDA.
                                            SEN AĞAÇTAN SEN AĞACA KOŞUYO-
                                            RUM, ARADAKİ PUSARIK BATAKLIK-
                                           TA AYRIŞIP YIVIŞAN GÜNLERİN HİÇ-
                                           LİĞİNDE.



1972 / 1973 / 1974


not 1:
Metin, Bilge Karasu'nun "Kısmet Büfesi" kitabından alınmıştır.
Metis Yayınları, 3. baskı, 1996, Sayfa: 70-78

not2:
dizgi işini, ben üstlenmiştim; zorlandım açıkcası,
atladığım bir şey varsa özür dilerim...u.a.















Barnett Newman, Covenant, 1949
ARKADAŞIM



Anita kamarada
kamarada mavi mor bebekler
menekşe rengi bulutlar
hudut anlaşmazlıkları
lisan ve geometri problemleri


çıktı dışa bakıyor
dış ekşi pastan geliyor
perçemini kaşını bıçak yalıyor
Anita yoğunlaşıyor batıyor
bıçak içe kapaklandı


kenarda manzarada
geçmişte varolmuş bir veranda
begonviller hanımelleri
kalemini kemiriyor
elinden alıyorlar



Serdar Koçak
1 haziran 2010, fenerbahçe
















Barnett Newman, 1970
parşömen yarışlı nabız!


harf kesimcilerinin kuytusundaki
demekti
eskil bir okurun oval yüzü
taş tahtaya sürülmüş balı yalayan
kutsalı kalıba döken ise oğul
okumayı sökenlere kazıtmış palayı!
öldürmeyeceksin!i tutamayan halkın
ufarak kitabı okurda!
kemik kitap! yüz. dağ. yüz.


Diderot’nun reçetesini elden
ele dolaştıran
titiluslu bir krizden sonra:
“Scarron’un Komik Roman’ından
on sayfa;
Don Quijote’den dört bölüm;
Rabelais’den dikkatle seçilmiş
bir paragraf.”
standarda bağlanmış
oktavo


piktografi resimse! yarayan
resimli tarihte uyuşmuştu kantaron demek
tablet evinden ayrılan yazıcı için
tanımanız--
çivi yazısının sesiydi.
bağlı kadınlar
saatler kitabı’ndan çıkıp da
selamlardı
ölmüşleri!


solgun bir halk dediğiniz şimdi
kaç kere ölmüştür kim bilir
bir filin anısını Şiva’ya ulaştıran
yüz kitabı’ndan önceydi
tüm hırçınlık : :


                   A.Manguel’in “Okumanın Tarihi”nden esinle…


Anita Sezgener



















Barnett Newman
KARE KÖK


Burası

Eski beni taşımıyor üstünde

Eğreti ve sakil.

Yatışkın ruhlar, caddelerin ıssız ıslaklığında

Sabahı bekliyor.

Sabah aynı yalanla uyanacaklar. Aynı yalanla…

Öğretmen okula,

Şef bankaya…aynı yalanla

Tornacı Hüseyin aynı yalanla siftah yapmayı bekleyecek.



Herkes şikâyetçi uygun adım matematikten. Neden karekök var?

Kökün kokusu damarlarımızda yer edinmişken

Neden

Dir onu kareye almak!

Bir bilen var demek ki…

Bize bu şehre inanmak düşer. Ezelden.

Değişeceğimizi düşünüp aynı şehre taşınacağımızdan korkarız. Evvelden.

Heybeler, plastik bidonlar, kap kap içerisi koliler dolusu…

O hep aynı kolonyadır iz bırakır ciltte yanık kokusuna karışık.



Alışık bir ritim mi var! Sayamıyorum…

1..2..5..6…3…11

Bir fısıltı - birikibeşaltıüçonbir…

Aksak desem değil. Aksa keşke.



Damarlar rahatlayacak.

Donacak birden yere değer değmez, onu da biliyorum.

Yolunu bulamayacak. Donacak. İnandıramayacak kendini.

Biliyorum. Aynı yalanla…



Çocuklar bilerek

Evet çocuklar yalanı bilir.

Aynı yalanla maytap patlatacak caddelerde

Aynı yalanla el öpüp alnına götürecek.

Öyle ki zamanla ve yoğun yalanla

Unutup ezberleyecek karekök ikiyi.



Yarkın Biçer
14 eylül 2008, Erzurum














Barnett Newman, The Promise, 1949
10.



bağırıyorum mu. bir elmanın üstüne indiriyorum tekmeyi. elma eziliyor. eğilip çekirdeklerini ayıklıyorum posadan. sembolik düzeyde ilerlemek için zihnin çelişkili olduğunu açıp bir sokakta çıplak olması gerekir. konu şimdi bir kuyu olur. ne kadar derin kazılırsa duyguların dibinde duran zihnin sembolizasyonu o kadar inandırıcı olur. klein’ın atlayışında alttaki branda negatiften silinmiştir ama derse biri konuyu hiç anlamamış demektir. anne(ler), meme(ler) ve rahim(ler)dir. çık git ve dönüp emme. anne kapının öbür yanı evlat içerisidiri diyalog da sanma, yetmez. iş evden tümden çıkmakta. üstümüzdeki kan (şimdi) sembolik, kanama içeride. kapı ardında kapı ardında kapı ve kan. oradan ormana çıkılır, kurumuş. dallardan birine bağlı bir ... ipleme ipi kes!. yok korkacak bi şey, geçer bu hıçkırık bi gün.

hayatımda hiçbir şeyi anlıyorum.


uygar asan

















Barnett Newman

23 Nisan 2011 Cumartesi

"taşlık", Anita Sezgener

...
"yağmur sonrası avrupa" tablosundaki
hiç birşeyi yıkayıp arındır(a)mamış yağmura işaret eden;
kayıp(lar) sonrası sağ kalmak adına
yaralarını kabuk bağlatmaya calışışın dilini kuran;
dilde önceye işaret ederek kristeva’ya yaklaşan;
nemli ve kaygan taşlarda yürümek yetmezmiş gibi
yürürken bi de taş düşürmek gibi olan;
kekeme bir dille etin seğirmesine varan;
dizginin görselliğiyle de plastik bi alan kuran…
iste bir şiir kitabı ve işte ton dışı bir eşik kitap:

TAŞLIK, ANİTA SEZGENER (2011)….


u.asan

22 Nisan 2011 Cuma


Taşlık

Anita Sezgener

Anita Sezgener’in ikinci şiir kitabı “Taşlık” özünde bir yas çalışması. ‘Baba’yla gelen’den öncesine çekilen dil, yaslı ve karanlık ‘bölgeler’den geçerek kıvrımlanıyor.

Kaybedilen bir harf ve kısılan kelimelerle yaratılan büzüşme ile kayıpların şiddeti tekrar tekrar sahnelenip bir telafiye, en sonunda da bir şarkılamaya vardırılıyor. Ve burası ancak buzul  bir rahatlama. Yasın taşıdığı şiddetin, dile belli bir basınç uygulamadan ifade edilemeyeceğinin deneyimlenmesi “Taşlık”. Bireysel, toplumsal şiddete ve ‘kaybın gözü’ne atılmış ağıtımsı bir çığlık…


karın ortasındayım. göbek deliğim
dışarıda. fani abla geldi göğüslerini
açtı avcuyla sıktı.

fani abla geldi, ağzı tumturak bu
kez. göğüsleri yoktu.

fani abla gitti. sırtlanıyla tortop.

fani volta. Ruslar fabrikada. votka
gırla. ucuz eldivenler ve kürk
vaziyetleri.
her şey ucuz.
seril.

oooooooooooooooohhhhhhhhh!

Anita Sezgener, 1971 İstanbul doğumlu. Şiirleri, söyleşileri, yazıları çeşitli dergilerde yayımlanan şair, aynı zamanda kadınların kültür-sanat-edebiyat fanzini, “Cin Ayşe”nin de editörlüğünü yapmaktadır. İlk şiir kitabı “Pusu Bilici”, 2008’de (norgunk yayıncılık) yayımlandı.


http://www.yasakmeyve.com/?p=p_189&sName=%22TA%26%23350%3BLIK%22---AN%26%23304%3BTA-SEZGENER

1 Mart 2011 Salı

yöntemsiz


lirikten kaçıp sığınacaktım
Sami Baydar’a açık mektup yazacaktım
kimseye bahsetmeyecektim içimden
kırmak için dizeleri
sayfanın ayrımına gidecektim
üç-beş arkadaş edinecektim
zorlanarak sonra
çalıların oradan sızacaktı
annemin sesi
babam kalkıp Altındağ’dan gelse
2 güne burada olurdu
kardeşlerimle
cam odada oturacaktık
burnumuzdan kan sızarak
bekleyecektik

öldü kuşlarım.


Anita Sezgener
Yaz 2010





















Robert Motherwell, Tribute to the Frank O'Hara
Varis

                                                             
Bana yalnızca ölen, acı çeken insanlardan söz et, dedi. Ya da zaten ölmüş olanlardan. Yok olan, çürüyen, berbat kokular saçan şeylerden söz et, dedi. Konuşmak için ağzımı açtığımda pencereden gelen ışığı engellediğimi söyleyerek beni hemen susturdu. Ben de yatağına yakın başka bir sandalyeye geçtim. Sonra da tüm oksijenini tükettiğimden yakınmaya başladı, işi bitmiş akciğerleriyle bu tükenmiş haldeyken domuz gibi sağlam biriyle nasıl rekabet edebilirdi ki? Ben de sandalyeyi yatağın ayakucuna götürdüm. Ondan sonra sanki ona tabuttaki cesedinin başında bekliyormuşum gibi baktığımdan yakındı. İrileştiğimin, yüzümün şiştiğinin farkında mıydım? Ağzımın, açgözlü küçük bir vantuza benzediğini söyledi. Gözlerimin parlak, katı cam bilyeler gibi boş olduğunu, bütün düşüncelerimi sergilediklerini, dahası her bir düşüncemin bir öncekinden daha tiksindirici olduğunu söyledi. Düşüncelerimi okuyabildiğini bilmiyor muydum? Bunu sorarken madeni para büyüklüğünde balgam pıhtıları, bazen de kan çıkararak patlattığı havlamayla inleme arası kahkahası duyuluyordu. Dev bir denizanası kadar saydam ve iştahlıydım. Kalp atışlarım sıvı ve hamurumsuydu, çalkalanan midemin devinimleri onun gibi nazik durumda olan biri için iğrençti, ve lütfen dışarı çıkabilir miydim? Dışarı çıkmak için ayağa kalkınca pişmanlık duyarak, çıplak kemikleri andıran ince, soğuk parmaklarıyla bileğime sarıldı. Nereye gidiyorsun? Benden korkuyor musun? Beni sevmiyor musun? Beni burada bırakıp gidecek misin? Ben de pencerenin yanındaki sandalyeye yeniden oturdum, güneş batana kadar ışığı engellemeye devam ettim.


Joyce Carol Oates

Hayat Kısa Proust Uzun: Çok-kısa Öyküler Antolojisi’nden alınmıştır.
Çeviren: Fahri Öz - Mustafa Yılmazer
Düş Atelyesi, Ankara, 2000













Robert Motherwell, Altamira Elegy 4
Alp Eteklerinde Söylenen Şarkı



Göğün güçleriyle yalnız olmak,

Işık geçer, sel geçer, rüzgar geçer, ve

Zaman sonuna doğru koşar - orada olmak

Hiç korkmadan durmak

Bundan büyük mutluluk bilmem ben,

Başka bir şey istemem ben, yeter ki

Kıyıdan sökülen söğüt gibi

Zamanın dalgası zorla alıp götürmesin beni.

O zaman koynunda kıvrılır

Uyuyakalırım.



Friedrich Hölderlin, 1801
Çeviren: Esin Talu Çelikkan
Philip Sollers, Stüdyo, YK.Y., 1997, s.153’den














Robert Motherwell, Elegy Study, 1978-79

2 Nano Öykü

holivud


baba iyi huylu bir vampir. anne bir viking.
çocuğu bir kızılderili kabilesi büyütüyor.
filmin bir yerinde, çöl yaratıklarıyla yaptığı
savaştan dönen kahramanımız ormanda
yaktığı ateşin başında şunu soruyor:
"kimim ben?"

daha neler!



hiyerarşi

oleg kulik’i, endonezya’da aylığı 5 dolara gemi
sökme işine soktuk, “köpek gibi çalışıyorum”
diyor gelen kartta.
orlan da kuma gittiydi iran’da bir imama.
terini silmek için açınca yüzünü sokakta
dayak yemiş kocasından; ertelemiş şimdilik
ameliyatını.
“sırtımda çip çıktı sandım ilkin” diye yazmış
stelarc. keneymiş meğer, kırım kongo.

- hiyerarşik bir konuşma bu!
- olsun.


Uygar Asan


holiwud, malone 8, temmuz 2008’de;
hiyerarşi, malone 4, haziran 2008’de
'asgar tunç' ismiyle yayımlanmıştır.



















Robert Motherwell, Sidspiration
Kafka’nın Şapkası



Yağmur

döverken çatıyı

bir kap dondurma yedim,

Kafka’nın şapkasını andıran.

Öyle bir kap dondurmaydı ki

tavana gözlerini dikmiş

yatan bir hastanın

ameliyat masası tadında.



Richard Brautigan
Çeviren: Anita Sezgener


ilk kez malone 5’de (Temmuz 2008) yayımlanmıştır.



















Robert Motherwell, Octavio Paz, Three Poems 8, 1987
John Coltrane’in 1962 tarihli bir mektubundan



“Bugün Van Gogh’un hayatı üzerine yazılmış bir kitap okuyordum ve o muhteşem ve süregelen güç- yaratma dürtüsü- üzerine durup düşünmek zorunda hissettim kendimi. Yaratma dürtüsü, yaşadığı dünyaya bu kadar yabancı kalmış, bütün sıkıntılara, hayal kırıklıklarına, retlere ve güçlüklere karşın bolca güzel ve uzun soluklu sanat eseri ortaya koymuş bu adamın içindeydi… Keşke bugün hayatta olabilseydi.


Gerçek yok edilemez. Tarih gösterir ki (bugün de aynı şekilde) öncü olan genellikle varolan ifade şekillerinden ne kadar sıyrılmışsa o denli kınanır. Değişikliği benimsemek her zaman çok zordur. Üstelik görüyoruz ki bu öncüler kendi alanlarında varolan durumu yeniden canlandırmak, genişletmek ve yeniden yapılandırmak için çabalarlar. Genellikle toplum tarafından dışlanmış bu insanlar hayatlarında büyük kişisel trajedilere katlanmışlardır. Durum ne olursa olsun, kabul edilmiş ya da reddedilmiş, zengin ya da fakir, onlara daima bu büyük, sonsuz yaratma dürtüsü yol göstermiştir….”


Çeviren: Handan Hacıbektaşoğlu

ilk kez malone 8’de (Ekim 2008) yayımlanmıştır.
















Robert Motherwell, Black & White
KASPAR’IN 16 EVRESİ


EVRE 1
Bir cümlenin sahibi olan Kaspar başlayabilir ve bu cümleyle
bir şeyler yapabilir mi?


EVRE 2
Kaspar, sahibi olduğu cümleyle, diğer cümlelere karşı
bir şey yapabilir mi?


EVRE 3
Kaspar, kendi cümlesiyle diğer cümlelere karşı en azından
kendisine ait olanı koruyabilir mi?


EVRE 4
Kaspar, kendini diğer cümlelerden koruyabilir ve diğer cümleler
onu konuşmaya kışkırttığı halde sessiz kalabilir mi?


EVRE 5
Kaspar, konuşmak aracılığıyla sadece ne söylediğinin farkına
varabilir mi?


EVRE 6
Birçok cümlenin sahibi olan Kaspar, bu cümlelerle sadece
diğer cümlelere değil aynı zamanda bu cümlelerin nesnelerine
karşı da bir şey yapabilir mi?


EVRE 7
Kaspar, düzenle ilgili cümlelerle ya da buyurgan cümlelerle
kendini bir düzen içine sokabilir mi?


EVRE 8
Kaspar, bir cümlenin dizilişinden geniş kapsamlı bir düzeni
temsil eden bütün bir seri cümle türetebilir mi?


EVRE 9
Kaspar, her örnekte düzen hakkında sonsuz sayıda cümlenin dayandırılabileceği modelin
ne olduğunu öğrenebilir mi?


EVRE 10
Kaspar, öğrendiği cümle modeliyle nesneleri kendine
tanınır hale getirebilir mi yoksa kendisi mi nesnelere tanınır
hale gelir?


EVRE 11
Kaspar, cümleler aracılığıyla cümlelerin büyük birliğine
bağlılığını yerine getirebilir mi?


EVRE 12
Kaspar, kafiyeli cümlelerle, nesnelerde kafiye ve sebep bulacağı
noktaya getirebilir mi?


EVRE 13
Kaspar, kendine soru sorabilir mi?


EVRE 14
Kaspar, eski çekingen cümlelerine atfettiği atılgan cümleleriyle
çekingen cümlelerin altüst olmuş dünyasını tersine çevirebilir mi?


EVRE 15
Kaspar, kendini dünya hakkında tersyüz olmuş cümlelere karşı en azından cümlelerin
tersyüz olmuş dünyasıyla koruyabilir mi?

Veya: Kaspar, tersyüz olmuş cümleleri tersyüz ederek en azından doğruluğun
sahte görünümünden kaçabilir mi?


EVRE 16
Kaspar kim şimdi? Kaspar, kim şimdi Kaspar?
Kaspar ne şimdi ? Kaspar, Kaspar ne şimdi?



PETER HANDKE
Kaspar (Oyun, 1968)
Çeviren: Mehmet Fehmi İmre
Estetik Yayıncılık, 1984 Ankara